22 Temmuz 2010 Perşembe

Patlıcanlı Patates

Ev yemeği özlemine üç gün dayanabildim, ve sonunda kendimi mutfağa attım. Portakal ağacı'ndan yardım alarak önceden yurtta yaptığımdan daha başarılı bir yemek yaptım. Yanına geçen gün yaptığım pilavımı koydum ve sonunda lezzetli, sağlıklı, sulu yemekle doydum. İşte tabağına göre 1,5-2 tabak çıkacak yemek...

Malzemeler:
* 3 küçük boy patlıcan (küp küp doğranmış)
* 1 küçük soğan (yarım halka şeklinde kesilmiş)
* 3 minik diş sarımsak
* 4 yeşil biber (tohumları çıkıp, ince ince doğranmış)
* 1 orta boy patates(küp küp doğranmış)
* 3 küçük boy domates(soyulmuş, minik minik doğanmış)

Önce patlıcanları içine su ve tuz koyduğum bir kaba aldım. Burada patlıcan renkli bir su verecek böylece acılığı gidecek :)

Sonra soğanı, sarımsakları , biberleri yaklaşık 3 çorba kaşığı sıvı yağla beraber tencereye koyarak kavurdum. Soğanlar şekil değiştirince patatesleri de ekleyip biraz daha kavurdum. Üzerine domatesleri ekledim.

Daha sonra birkaç kez sudan geçirdiğim patlıcanları, suyunu sıkıp tencereye ekledim (henüz yemeğin rengi kararıp solmadan bir fotoğraf çekeyim dedim), tekrar biraz kavurdum.

Üzerine de sebzeleri biraz kapatacak kadar su ekledim. Kaynayınca kısık ateşe aldım ve patatesler yumuşayana kadar, kapağını kapattığım tencereyi kendi haline bıraktım. En son tuz ekledim ve afiyetle yedim :)

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kilimli Koyu

Geçen yıl Haziran'da Ağva'ya gittiğimizde tamamen şans eseri, denizde tekne turu yaparken keşfettik o harika koyu, Kilimli Koyu'nu. Sonra sora sora Bağdat hesabı Kilimli'ye ulaştık. Geçen yıl denizine bayılmıştım ve sudan da pek çıkmamıştım, önceki hayatımda balık mıydım neysem :).
Bu sene de anlata anlata bitiremediğim Kilimli'ye sürükledim insanları. Bu sefer yolu kolayca bulduk(her yerde tabela ve düzgün yollar vardı) ancak bir gittik(daha saat 11 değildi) amanın o ne kalabalık, minibüse dolan gelmiş, sahil geçen yıl bomboşken bu sefer full. Zar zor, idare eder bir yere yerleştik, denizin kıyısı kalabalığın etkisiyle cam gibiliğini kaybetmişti. Moraller bozuldu tabii, ama sonra yüzünce açıkların güzel olduğunu gördük. Hatta karadan yolu olmayan bir koy bulup, yüzerek(ya da botla) gidilince, o kalabalıktan kurtulup temiz denizlere ulaşmak garanti. Böyle güzel deniz ve doğa harikası, Karadeniz'de başka yerde var mı bilen varsa söylesin lütfen :)
Deniz kıyısında otururken kalabalığa tek şaşıranın ben olmadığını da farkettim, önceden bilenler bu ne kalabalık herkes öğrenmiş diye yakınıyordu. Tek sevinen Kilim'li esnafı oluyor doğal olarak(tesisler de artmış).Bir de bu taraflara pazar günü(tahminen cumartesi de çok farklı değildir) gitmek hiç akıllı işi değilmiş, gidilecekse de saat 4 olmadan Ağva'dan çıkmak lazım, biz 8 civarı çıktık ve Şile'den sonra 20 kilometrelik komvoy vardı, hızımız ortalama 8 km civarıydı eziyeti tahmin edilebilir. Bir de bu trafiği bilip gene de bu saatte dönenler, trafiği görünce yol kenarına arabasını çekip hava kararmasına aldırmadan yedek et mi bulunduruyorar ne yapıyorlarsa mangala devam etmeye başladılar. Bu yol kenarında duran insanlar saat ilerledikçe semaverle çay içenlere, otoyol!da çıplak ayak akşam yürüyüşü yapanlara ve daha ilerlerlerde ise arabanın üstünde ya da asfaltta yatıp uyuyanlara dönüştü! Şaka gibiydi, doğal afet olmuş gibiydi, şok olduk.
Bence gene de değer Kilimli o kadar yolu gitmeye, sadece erkenden İstanbul'a dönüş yoluna koyulmak şart...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

El secreto De sus Ojos (2009)


Gözlerindeki Sır anlamına gelen ve 2010 yılı en iyi yabancı film Oscar'ını kazanmış. Yönetmen Juan José Campanella 1999 yıllarından geriye dönerek 1974 yılında meydana gelen ve üstü kapatılmaya çalışılan bir tecavüz vakasının çözülmesini anlatıyor.

imdb'nin en iyi 250 listesinde 174.lüğü hakeder mi tartışılır, ama duygusal dram olarak güzel bir film. ( bu aralar bende bir beğenmeme hali var ya da filmin sonlarında çok uykum vardı, yorumlarda son 20dk'ya bayılmışlar, harika dememem bu yüzden olabilir ) Filmin ispanyolca olması ve oyunculuklar ise beğeniyi artıran öğeler.

--spoiler

"irene, siyah elbisesiyle "günaydın" diyerek iş yerine girer:
pablo: hanımefendi bugün bir aziz mi öldü?
irene: niçin?
pablo: çünkü siyahlar içinde bir melek görüyorum.
irene: ah, hayır. biz meleklerin 2 kilo daha zayıf görünebilmek için uyguladığı bir taktik."

"Bir erkek her şeyini değiştirebilir; yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, Tanrısını... Yine de değiştiremeyeceği bir şey var Benjamin. Tutkularını değiştiremez"
Tutkulardan yola çıkarak katili yakalamaya futbol maçına gidiyorlar, stadyumda gol olurken katili yakalamaya çalışma sahnesi acaip güzeldi.

Filmde a harfi çalışmayan bir daktilo var, ve bir postite te mo(korkuyorum) yazmış başrol erkek oyuncu, aşık olduğu kadın sorunca "taslaktı, karaladım" diye geçiştiriyor ama aslında te amo(seni seviyorum) yazmış...

--spoiler

Böyle ufak ufak detaylarla izlerken kendini beğendiren bir film.

Toy Story 3 (2010)


Nihayet Toy Story 3'ü üç boyutlu olarak ve orjinal seslendirmesiyle izledim. Azıcık sinemada ve o azıcık sinemanın da azıcık seansında orjinal dublaj ve türkçe altyazıyla izlenebiliyor olmasına rağmen salon kalabalık değildi. Önemsiz bir detay ama Kozyatağı Wings Cinecity Trio'da izledim ve arkamda Zeki Alasya ve eşi vardı :). Film mükemmel, bir sürü şeyi bir arada barındırıyor: komik, eğlenceli, duygusal, maceralı. Sadece üç boyutlu izlemeye çok gerek olmadığını ve 3D izleyeceğim diye burnu ağrıtmaya gerek olmadığı düşünüyorum.

Eski Toy Story'leri izledim mi hatırlamıyorum-oyununu oynamıştım :)-, ama öncekileri izlemiş olmak gerekmiyor. İzleyenlerin filme daha da bayılacağına eminim. Serinin üçüncü filminde Andy artık büyümüş ve oyuncaklarıyla oynamayı bırakmıştır. Ayrıca üniversiteye gideceğinden odasını boşaltması gerekmekte ve bu oyuncaklarına ne yapacağına karar vermesi anlamına gelmektedir. Oyuncaklara veda şeklinde olan filmin devamı olmayacağını duydum, umarım bu bir son değildir.

Karakterlerin tipleri, mimikleri, esprileri acaip eğlenceliydi; bir de gündüz seansında çocuklarla izlenirse -etrafta kıkırdayan miniklerle- daha da güldürücü olabilir, tabii seslendirme rahatsız etmeyecekse. Benim favorim utangaç sevimli küçük kız Molly idi. En güldüğüm de Mr. Tortilla Head. Seslendirmelerde Beren Saat ve Kıvanç Tatlıtuğ kullanarak Barbie ve Ken'i sanki film onların çevresinde dönüyormuş gibi göstermeleri ise oldukça saçma, ama videolarda gördüğüm kadarıyla Beren Saat'e Barbie'lik çok yakışmış, hatta orjinal izlerken bile Beren Saat'i görüyorum gibi oldu.

Ancak filmin daha ilk yarısında oyuncaklarım çatı katında kimse onlarla oynamadan yıllardır duruyor, dura dura eskiyor, diye düşünmeden edemedim; ama onlara Molly'nin baktığı gibi güzel bakacak ve oynayacak birini bulmak da zor.

Gelecekte 3 boyutlu olarak vizyona gelecek Rapunzel ve Megamind animasyon filmleri de izlenesi...

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Up (2009)

İlk 15 dk'sını facebook'ta beşikten mezara bir aşk hikayesi diye izlemiştim, defalarca izlenebilecek kadar güzel yapmışlar ve filmin başarısını da bu kısım sağlamış. Çocukluk arkadaşlarının evlenmeleri, döküntü halinde görünen evi hayallerinin evine dönüştürüşleri duvarları boyamaları, resimler çizmeleri, izlemek lazım...
Devamında eşini kaybeden yaşlı adamın, çocukluk hayallerinin son kısmını gerçekleştirmek amacıyla evini uçurmasıyla macera kısmı başlıyor. Güney Amerika'ya (Ellie'nin küçük bir kızken "It's like America, but south" deyişi acaip tatlıydı) Cennet şelalesine gitmek üzere yola çıkan yaşlı adam, yalnız olmadığının, 8 yaşındaki doğa kaşifi çocuğun da yanında olduğunu farkına varıyor.

Müzikleriyle etkileyici hale gelen bu sevimli filmin, yazarları Amerikalı olsa da neden Fransızca bir kitaptan yola çıktığını ise anlayamadım. Avrupada geçen genelde savaş konulu Hollywood filmleri İngilizce oluyor, onu biraz kabullensem de bunun Fransız yanını bulamadım...

Filmin anlatmak istediği hayat bir macera, hep öyle bakmalısın; ama bazen çıkan zorluklar bu macerada başarma isteğini köreltebilir, seni yıldırabilir. Böyle durumlarda başka insanların desteğiyle maceraya devam edersin, o yüzden çevrendekilerin değerini bil. Burada da adamı başta karısı sonra da küçük çocuk maceraya atmada itici rolü üstleniyor.