hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Kilimli Koyu

Geçen yıl Haziran'da Ağva'ya gittiğimizde tamamen şans eseri, denizde tekne turu yaparken keşfettik o harika koyu, Kilimli Koyu'nu. Sonra sora sora Bağdat hesabı Kilimli'ye ulaştık. Geçen yıl denizine bayılmıştım ve sudan da pek çıkmamıştım, önceki hayatımda balık mıydım neysem :).
Bu sene de anlata anlata bitiremediğim Kilimli'ye sürükledim insanları. Bu sefer yolu kolayca bulduk(her yerde tabela ve düzgün yollar vardı) ancak bir gittik(daha saat 11 değildi) amanın o ne kalabalık, minibüse dolan gelmiş, sahil geçen yıl bomboşken bu sefer full. Zar zor, idare eder bir yere yerleştik, denizin kıyısı kalabalığın etkisiyle cam gibiliğini kaybetmişti. Moraller bozuldu tabii, ama sonra yüzünce açıkların güzel olduğunu gördük. Hatta karadan yolu olmayan bir koy bulup, yüzerek(ya da botla) gidilince, o kalabalıktan kurtulup temiz denizlere ulaşmak garanti. Böyle güzel deniz ve doğa harikası, Karadeniz'de başka yerde var mı bilen varsa söylesin lütfen :)
Deniz kıyısında otururken kalabalığa tek şaşıranın ben olmadığını da farkettim, önceden bilenler bu ne kalabalık herkes öğrenmiş diye yakınıyordu. Tek sevinen Kilim'li esnafı oluyor doğal olarak(tesisler de artmış).Bir de bu taraflara pazar günü(tahminen cumartesi de çok farklı değildir) gitmek hiç akıllı işi değilmiş, gidilecekse de saat 4 olmadan Ağva'dan çıkmak lazım, biz 8 civarı çıktık ve Şile'den sonra 20 kilometrelik komvoy vardı, hızımız ortalama 8 km civarıydı eziyeti tahmin edilebilir. Bir de bu trafiği bilip gene de bu saatte dönenler, trafiği görünce yol kenarına arabasını çekip hava kararmasına aldırmadan yedek et mi bulunduruyorar ne yapıyorlarsa mangala devam etmeye başladılar. Bu yol kenarında duran insanlar saat ilerledikçe semaverle çay içenlere, otoyol!da çıplak ayak akşam yürüyüşü yapanlara ve daha ilerlerlerde ise arabanın üstünde ya da asfaltta yatıp uyuyanlara dönüştü! Şaka gibiydi, doğal afet olmuş gibiydi, şok olduk.
Bence gene de değer Kilimli o kadar yolu gitmeye, sadece erkenden İstanbul'a dönüş yoluna koyulmak şart...

24 Haziran 2010 Perşembe

Blog'tan uzaklaşmak

Epey zamandır(son 2 ayda 8 gönderi olmuş, nerdee her gün yazdığım günler) bloga yazamıyorum, belki 2 aydır kursa gittiğimden eve geç gelip film izleyemediğimden, belki yazasım gelmediğinden (ki yazmadıkça da epey zor başladığım yazma işlemi zaten köreliyor, yabancı dilin kullanılmayınca unutulması gibi bende bu durum ). Gerçek sebebini bilmiyorum, belki de sıkıldım :)

Bugün 2 sene boyunca her bölümünü izlediğim tek yerli dizi olan Aşk-ı Memnu finalini yaptı(gerçi ben gene son yarım saate yetiştim), ve son günlerde de yabancı dizilerimi de neredeyse bitirdim (birkaç bölüm Heroes, 2 bölüm de HIMYM kaldı). Aslında Dr. House'a başlanabilir, ama dizi izlemek yerine kitap okumaya başlasam -yerli yapım bir sit-com'daki Abiye adlı karakterin deyimiyle- mi-kem-mel olacak. Facebook'taki zararlı alışkanlığım farmville'den oldukça uzaklaştım, restaurant city'yi bıraktım, ama hala face birazcık vaktimi alıyor oyalanasım olunca :).

Neyse bu kadar yazabilmem bile mucize gibi geldi bana, tekrar yazana kadar esen kalın ;)

ps: En önemli noktayı eklemeyi unutmuşum, ip'lere gelen engel sonucu google ve ona bağlantı olan sitelerin(ve blogların) açılmaması interneti iyice kabus haline soktu, "gugıl"sız internetin tadı yokmuş farkına vardım, eskiye dönüp yahoo search kullanayım dedim ama öyle alışmışım ki google'a arama yapasım bile gelmedi, en azından güzel ama dertli ülkemin interneti düzelsin...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Şenlikli üniversite günleri-haftaları

Mayıs ayı İstanbul'da konserlerin üniversitelerde yoğunlaştığı dönem, her üniversitede okulu son haftalarına doğru bir şenliktir gidiyor. Bu sayede amatör gruplara kendini gösterme fırsatı verildiği gibi normalde çok yüksek meblağlara konser veren ( geçen sene itüfest'te çıkan Tarkan gibi, bu sene Koçfest'te çıkacak Ajda Pekkan gibi ) sanatçıları öğrencilere daha ucuza dinleme fırsatı da verilmiş oluyor.Bu sene kursum başladığından kendime bir günlük konser hakkı tanıdım, o da Bedük'ün çıkacağı gün oldu. Bedük'ten önce Atiye vardı ki onun bir tek "salla" şarkısını biliyordum ve kendisine karşı çok önyargılıydım. Ancak Atiye bir geldi, pir geldi :). Önce güzelliğiyle( minicik, tahminen 34 beden, ancak spor yaptığı kolundan, bacağından, omzundan, duruşundan belli olan, harika bir fiziğe sahip bir kız), sonra söylediği ingilizce ve türkçe şarkıları yorumlayışıyla kendine hayran bıraktı ve Bedük için ortamı haraketlendirdi. Sonra da gecenin asıl bekleneni Bedük geldi. Geçen sene Yıldız Teknik'te çok beğenmesem de (belki ortam etkilidir), evvelki sene ilk kez Taşkışla'da izlediğimdeki gibi, belki de ondan daha iyiydi. Sahnede sürekli hareketli, herkesi coşturan Bedük'ü dinlerken dansede dansede son şarkılara doğru en öne ulaşarak ve acaip eğlenerek izledik, dinledik.

Bunlar da Bedük şarkılarından akılda kalan bazı nakaratlar
"Dance automatic, electronic, cybersonic, systematic"
"ain't nobody better than my baby"
"Hail all over the world! All my party people"
"you gotta be my woman"
"you're such heartbreaker"
"oh la la la la la la la DANCE cause my heels on fire"

Bir sonraki konserini iple çekiyorum :)

9 Mayıs 2010 Pazar

Anne...

Anneler hep kendini yoruyor ailesi için, bitmez tükenmez bir enerjileri varmışcasına... Düşünmüyorlar kendilerini, ailesini düşündükleri kadar...

Bize, annelerin çocukları-torunları olarak onları biraz dinlendirmek düşüyor; sadece bugüne özel olmasa da, ara ara yorulmasına ramak kala...

Öncelikle tüm annelerin, anne adaylarının, gelecekte bir gün anne olacak adayların ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUN...

Yanınızdaysa sarılın öpün, değilse arayın sadece aramak bile anlamlı geliyor nasıl bir duyguysa annelik, kıymetini bildiğinizi gösterin-hissettirin bir kez daha... Hala yakınlardayken sevginizi gösterin, geç olmadan...

26 Nisan 2010 Pazartesi

Düşünüyorum bazen...

Düşünüyorum bazen ne yapıyorum, şu anda, günde, haftada aslında şu hayatta...
Düşünüyorum bazen niye yaşıyorum bu evde, bu şehirde, bu ülkede hatta bu gezegende...
Düşünüyorum bazen kime ne faydam oldu, oluyor, olacak...
Soruyorum niye herkes mutsuz, hasta ya da öbür tarafta...
Ben niye geldim, nerede duruyorum ve nereye gideceğim...
Ne zaman anlayacağım veya ne zaman dağılacak kara bulutlar hiç bilmiyorum....


yazmışım bir gün(14 mart) artık yayınlayayım dedim yoksa arada kaybolup gidecek ve artık hastalıksız sağlıkla geçecek günler istiyorum...

24 Mart 2010 Çarşamba

Heyecan


Bugün iksv film festivalinden 5 filme(planladığım 6 tane daha vardı, yer kalmamış), şehir tiyatrolarından 4 oyuna bilet aldım. Bir aksilik olmazsa Nisan ayı filmli tiyatrolu yoğun geçecek :)

Filmler: Sweetie, Akvaryum, Rezervuar Köpekleri, Getirin Kellesini, Elveda
Oyunlar: Coriolanus, Bakhalar, Dokuz Kadın, Maskeliler

Umarım hepsine gidebilirim, Nisan için heyecanlıyım :)

18 Şubat 2010 Perşembe

Google Analytics

İnternet sitesiyle ilgili ne zaman kaç kişi gelmiş, ne kadar süre kalmış, nereden gelmiş, hangi yolla gelmiş, arama motoruyla geldiyse hangi aramalarla gelmiş bilgi veriyor google analytics. Ben de ara ara bu yolla blog'a arama motoruyla gelenlere bakıyorum. Mezuniyet ve iş görüşmelerinin arttığı bu dönemde ilk ikide "tez sunumu" ve "huawei iş görüşmesi" var. Kendi yaptığımla ilgili pek bilgi olmayan hatta aldığım sitenin linkini yazdığım "starbucks brownie tarifi" ile bir gün gene link vererek bir yazısını paylaştığım "mynet astroloji" de uzun zamandır hep bu listede görünüyor :). Seviyorum ben bu analitik incelemeyi ki benim blogda pek değişiklik olmuyor, olanlar ne çok eğleniyordur kim bilir :)

16 Ocak 2010 Cumartesi

Twitter'ım güzel kuşum


Bloga sadece film ağırlıklı yazmaya başladım, çünkü beğendiğimi düşündüğümü sağolsun facebook-twitter-friendfeed neredeyse uyuduğum zaman hariç sürekli açık olduğundan kapmaya başladı. Ama malesef oralar çok kalıcı olmuyor o anda geyik dönüyor ve bitiyor e benim blog yazma sebebim neydi sevdiğimi ilgimi çekenleri koyayım sonra hatırlamak için bakayım kaybolmasın, olmadı işte bir cümlelik sistemler kaptı elimden bu düşüncemi ve biraz biraz toparlayıp koyayım tekrar buraya dedim, biraz abartıp neredeyse her şeyi koyduğum şu yazımda olduğu gibi.... Gerçi bu seferlik facebooktaki paylaşımları koymadım onları da bir ara bakıp seçmece koyarım belki....

12 Kasım'da Applied'a uykulu bir halde girmişim ama ders aralıksız 1 saat 45 dk sürünce, bu sefer uyutan değil, uyandıran ders olmuş :). Aynı akşam Aşk-ı Memnu'da Beren Saat'in dişlerini yaptırdığını görmüş ve beğenmemişim, ama dün gördüm daha iyi duruyor :)

Üniversite öğrencisi olarak Alfa Romeo Mito alırsan ücretsiz ileri sürüş tekniği öğretiyorlarmış, tamam hemen alıcam bir tane :p (bunun maili gelmiş bana kim bilir nerelerden aldılar)

Sonra Kurban Bayramı geldi; samsundakiler grip, burdakiler misafir beklentisi içinde... Biz teyzemle bir kaç saatliğine Burgazada'ya gittik, yürüyüşe diye çıkarak yazmalıyım Burgaz'ı aslında.... Bayramın ilk günü tam bir bahar havasıydı, zaten anneannem hep der kurban bayramının ilk günü hava güzel olur insanlar rahat rahat kurban kessinler diye, ikinci günü de yağmur yağar ortalık temizlensin diye gene öyle oldu. Ama ilk günü yer yer boğaz kırmızıya büründü kurban kanlarıyla bu devirde özellikle büyük şehirlerde kurban çok anlamsız geliyor....Live messenger'da Yeşim dinamik resim yapmış, ben de denedim çok sevdim :)

Sonra 10 Aralık gene bir perşembe günü "bihterin geceliği, matmazelin evi, firdevsin dişleri... güzel" demişim. Gerçekten matmazelin evi mükemmel manzarası ve küçük olmasıyla ne kadar güzel ve sevimli, tam olarak nerede acaba diye her izlediğimde düşünüp duruyorum, biri beni aydınlatır mı? :)

Okuduğum kitapta(Yıldızın Parladığı Anlar) "Gerçeğin, sadece gençlikten, evet sadece gençlikten öğrenildiği ne kadar doğru!" cümlesini görüp paylaşmışım...

300 dolara Panik Atak diye kısa film çekip Hollywood yapımcılarıyla 30 milyon dolarlık kontrat yapmışlar, ama 300 dolara çektiklerine inanmak gerçekten güç bir izleyin, pişman olmayacaksınız :)


Rebel Moves'tan Silly Combination dinleyin

21 Aralık'ta Mobile Communication dersinin sunumu vardı yeterince hazırlanmamış olmanın stresi boynuma kramp soktu ve yaklaşık 2 hafta boynum ağrıyarak gezdim.

24 Aralık Behlül saçını kesti, oh be sonunda dedik :)

ETİ Kaymaklım, çilekli yoğurtlu ve böğürtlenli yoğurtlusunu denedim, HA-Rİ-KA :)

Yanılmıyorsam 29-30-31 Aralık günlerinde İstinye Park'ta yılbaşı etkinliği olarak misafirlerinin konfetili, yılbaşı ağaçlı fotoğraflarını çekip kocaman ve istediğin kadar basıyorlar, biz de çektirdik çok eğlenceliydi, bir de bando geziyordu yılbaşı müzikleri çalarak :) Diğer AVM'leri bilmiyorum ne yaptılar, ama ipark eğlenceliydi...

Sonra en büyük yeni yıl hediyem 2 Ocak'ta geldi domuz gribi gibi bir şey, yazdım zaten onu :)

İlk defa bir gün -11 Ocak'ta- eve geldim ve bilgisayarımı hiç açmadım, biraz ders çalıştım. İnternet bağımlılığından kurtulma çabalarına ilk adım günü....

O zaman haydi şimdi bütün eller havaya...


4 Ocak 2010 Pazartesi

Domuz gribi oluyorum eyvah!

Yılın ilk günü 1 Ocak'ta sapasağlam görünüyordum, tabi nerden bilebilirdim mikropların yılbaşı gecesi konumlandığını.... 2 Ocak'ta öksürerek uyandım ama halsizliğim ya da ateşim yoktu, çooook ders çalışmam gerektiği için oturdum kompleks kitabının başına, çalıştım çalıştım ama hiç bir faydası olmadı gene yapamıyordum. O moral bozukluğunda mikroplar zayıf anımı buldu ve saldırıya geçtiler önce burun akması başladı, sonra halsizlik geldi hafif ateşle birlikte. Yılbaşı gecesi aynı ortamda olduğum bir arkadaşımın ateşinin 39lara çıktığını öğrenince, babama sordum domuz gribidir dedi(burada "Rabbime sordum Cleveland dedi"ye ima yapılmaya çalışılmıştır :D), zaten bu arada yılbaşı gecesi aynı ortamda olan 3 kişinin daha hasta olduğunu öğrenmiştim. Neyse dedim yatarım 2-3 gün düzelirim, sonra da yapılacak bir sürü bir sürü şeyi yaparım.

2 Ocak'ı 3 Ocak'a bağlayan hastalıklı ilk gecem tek kelime ile berbat geçti, 12buçuk gibi yattım ama uykuyla uyanıklık arasındaydım, 3'te kalktım zencefilli ıhlamurdan içip oturdum biraz ki öksürük durulsun bu arada hafif ateş de var ama nedense ilaç içmedim, sonra 4 gibi tekrar yattım 7'de gene kalktım ve tüm gece dişlerimi sıkarak uyumaya çalıştım gibi geldi gene kötüydüm sabah. Pazar sabah 7'de izleyecek bir sürü şey oluyormuş bunu farkettim, tamam boşluktan Ahmet Çakar'ı bile izledim ama güzel oluyormuş sabah saati herkes uyurken uyanık olmak. Sonra 9 buçukla 11 buçuk arasında bir deliksiz uyudum ve bir uyandım ki hiçbir şeyim yok, tamam dedim süper iyileştim salı okula giderim. Hatta düşündüm ki ne kadar dinlenirsem o kadar çabuk iyileşirim, böylece epey uykuda geçti 3 Ocak.

Bugün de hapşura hapşura uyandım ve yanında baş dönmesi, halsizlik ve ilerleyen saatlerde çeşme gibi bir burun eşlik etmekte, a tabi ilk göz ağrımız domuz gribinin bir tanecik dostu öksürük boğazlarımda, eğer yüksek ateş de garanti çıkıyorsa çıksa da rahatlasam da kurtulsam şu hastalıktan. Çünkü çoook çalışmam lazım çooook :(

Öksürük için yapılacak şeyse günde bir kere 1 çorba kaşığı bal ile 1 tatlı kaşığı zencefili karışıtırıp yemek, tabi iğrenç bir tadı olduğundan yemek yerine suyla karıştırıp içip üstüne gene su da içilebilir :)

27 Aralık 2009 Pazar

Otizm

Vikipedia tabiriyle otizm üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlıktır. Az önce haberlerde Sakarya Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi'ni gösterdiler ve haberi 1988 yapımı "Rain Man" filminden karelerle birleştirerek sundular. Çok beğendiğim filmlerden ikisi bu ve bu otizm ile ilgiliydi (gerçi bu Yağmur Adam'ı izlemedim), ama nedense bu hastalık neymiş hiç tam olarak okumamışım. Diğerlerinden nasıl bir farkı var buranın bilmiyorum, ama otistik çocukların aileleri buranın diğer gittiklerinden (yurtdışında da bazı merkezlere gitmiş olanlar vardı) farklı olduğunu çok kısa sürede(yanılmıyorsam 13yılda olan gelişme burada 3 ayda oldu şeklinde bir cümle kurmuştu bir çocuğun annesi) çocuklarının daha normal davranmaya başladığından bahsettiler. İzlediğimiz görüntülerde pinpon oynamak gibi çeşitli spor dallarına yönlendirilen çocukları gösterdiler...

19 Kasım 2009 Perşembe

86/86 Cumhuriyet Sergisi

İstiklal'in girişinde önceden hiç dikkatimi çekmemiş yapı, 1732 yılında şehrin su ihtiyacını karşılamak için yapılmış "su maksem"i, 20 Aralık 2008'de Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ne dönüştürülmüş. 28 Ekim-28 Kasım tarihleri arasında da Cumhuriyet sergisi açmışlar. Serginin açıldığı yer burger'ın tam karşısı, beklemek için ideal, boş boş dikilmek yerine sergide dolaşarak bekleyebilir taksime gelenler :) Bu maksem sadece Beyoğlu çevresinin değil, Maslak-Derbent, Şişli hatta Yeniköy'in su ihtiyacını sağlıyormuş... Orada çektiğim bazı tablo ve heykellerin de fotoğraflarını ekleyeyim dedim, eserlerin çoğunun cumhuriyetle ilgisi yok gibi duruyordu ama sergiyi gezmek güzeldi, sürekli orayı açık ve güncel tutarlarsa burgerda boş beklemekten kurtuluruz :)








Sergide 65 yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim bir amcayla biraz sohbet ettik, bana yanında taşıdığı fotokobi kağıtlardan 2 tane verdi üzerinde çeşitli sözlerin yazdığı... Bir tanesi Yavuz Sultan Selim'in "Biz gönülleri toplu bulundurmak için perişan oluyoruz" sözüydü, sonra bakar eklerim belki gene :)

9 Kasım 2009 Pazartesi

İlk yolculardan olmak...

Bu sabah açılmış, gerçi açılmak kelimesi tam oturmuyor, muşambası sökülmemiş koltuklar ve silinmemiş granit yüzeyleri ve bir türlü düzene sokamadıkları inen uçaklarıyla. Burası Sabiha Gökçen Havalimanı'nın yeni yapılan terminali, öğlen 12'de içinde olduğum....

Zaten yurtdışından geç geldiği için 1 saat 40 dk sonra kalkış yapan uçak (Sun express) nedeniyle yorgun ve gerginiz, bizi bu yeni binaya indiriyorlar: Yan taraf komple cam, manzara apron, yürüyen bandlar var, tozlu ama silinince parlayacak granitler görüyoruz ve içerisi yeni kokuyor, yürüyoruz önümüzdekileri takip ederek... Biz diyorum çünkü uçakta yanımda oturan bayan, 4 aylık oğlu Arda ve 4 yaşındaki kızı Feyza beraber hareket ediyoruz ve yarım saat yürüyerek "pasaport kontrol" noktasındaki bizim uçağın yolcularının polis tarafından durdurulmuş kalabalığına ulaşıyoruz. Yürürken pek çok yaşlı görüyoruz, hatta koltuk değneğiyle yürüyeni bile var herhangi bir yardım söz konusu değil. Yolcu-polis tartışması siz buraya nasıl geldiniz çevresinde geziniyor, sanki o kadar insan gizlice girmiş oraya bir de yolcuyu azarlıyorlar. Sonra yaklaşık 10-15 dk bizi ne yapacaklarını düşünüyorlar çünkü oradan geçmemiz yasak! Çözüm bulunuyor üzerlerinde "Çelebi" yazan bir kaç tane görevli eşliğinde bizi garip yollardan üst kata çıkarıyorlar burası dış hatlarda uçacakların cafe ve free-shop'larının olduğu kısım, insanların şaşkın bakışları arasında bir uçak dolusu yolcu yolumuza ters yönde devam ediyoruz ve iç hatlara ulaşıyoruz.

Benim bavulum yok fakat yanımdakilerin tek başına hareket edecek hali yok, 4 yaşındaki Feyza yorgunluktan sürekli geride kalıyordu, hatta bavullara giderken bir ara bizi kaçırdı yanlış yola gidiyordu o arada annesi de dalmış ben bekleyip çağırıyorum burdayız diye. Bagajların geleceği bölümdeyiz, koyacak araba da bulamadık; çünkü yeterli sayıda yok, erken gelenler kapmış. Hatta bavulların geleceği yerde iki uçağın daha yolcusu var ve ortada hiç bavul yok. Sonra yanılmıyorsam Erzurum bavulları geliyor, bavul koyacak araba da hala gelmedi. Artık eve gitmeyi düşünüyorum uykusuz, yorgun ve açım, pek halim kalmamış, Son kez araba soruyorum "çelebi"lere, bana değil güvenliğe söyleyin diyor. Ben de artık gideyim, güvenliğe söyleyeceğim sizinle ilgilensinler diyerek onları bırakıp güvenliğe gidip durumu anlatıyorum umarım fazla bekletmeden bir araba götürmüşlerdir bayana diye düşünerek...

İşte böyle! Müjde Sabiha Gökçenin yeni terminali açıldı! Çelebi de yer hizmetlerini aldı! Sunexpress de ilk uçuşu gerçekleştirdi!

5 Kasım 2009 Perşembe

Çeşitli

Baktım ki bloga yazı yazasım gelmiyor hiç, aklıma geleni facebook'ta iletilere ya da notlar bölümüne yazıyorum ya da bazen internetsizsem kağıda....

Şimdi bari fb ve ff 'den daha kalıcı olsun diye buraya toparlayayım ordakileri dedim...

23 Ekim'de Yılmaz Özdil'in yazısıyla Mümtaz'er Türköne 21 Ekim Akşam gazetesindeki röportajda "'Osmanlı gibi büyük düşünülmesini öneriyorum. Yani Apo'ya paşa rütbesi verilebilir. Osmanlı mantığıyla yaklaşırsanız, Bodrum Türkbükü'ne gönderilmesini öneriyorum'" dediğini öğrenmişim..!

24 Ekim günü 25 ve 26 Ekim'de doğan arkadaşlarımızın doğum günlerini kutlamışız, 25 Ekim'de "Mobile and Personal Communication Systems" dersinin projesi için öneri yazısı hazırlamışız... 27 Ekim kardeşimin doğumgünü için sabah uzaktan mesajla akşam da konuşarak kutlamışım, ne çok doğan var bu aralar :)

Sonra havaların 28-29  dereceye ulaştığı haftasonundan sonra havaların soğumasıyla beraber domuz gribi vakaları artmaya başladı, hatta hangi gündü hatırlamıyorum gazetenin çoğu domuz gribiyle dolu olup yeter artık dedirtti. Sonra bir yazı gördüm C vitamini ve sık sık el yıkamayla 5 yıldır grip olmuyorum diye, ne güzel dedim, yazının tamamı burda...

29 Ekim Cumhuriyetimizin kuruluş kutlamaları tüm Türkiye'de... Belki en yoğununun yaşandığı İstanbul'dayım, ama biraz da grip korkusundan olsa gerek evde camdan bando seslerini dinlemekle ve televizyondan izlemekle sınırlı kalıyor. Böyle olunca da bu sene o coşkuya pek kapılamıyorum, seneye fener alayına katılmak, bir ağızdan marşlar söylemek ve boğazdaki havai fişek gösterilerini izlemek üzere diyorum...

30 Ekim'de bu sene 20.si düzenlenen Efes Pilsen Blues Festival'e gidiyorum ilk kez, sırasıyla Ray Schinnery, Terry Evans and Band, Shemekia Copeland çıkıyor. Tek ilginç gelen insanların başta umursamaması ve konsere yemek yemeye gelmiş gibi dışardaki standlarda durup sandviçlerden yemeleriyle konsere geç teşrif etmeleriydi. Festivalse güzeldi ama inanılmaz, gene gitmeliyim, keşke bitmese duygularını getirmedi bana. Nedense çok umutlu gittiğim konserler genelde böyle oluyor, yanılmıyorsam üç yıl önce gittiğim Goran Bregoviç konseri de aynı hisleri vermişti... 31 Ekim'de de asıl günü 2 Kasım olan doğum gününü kutlamak üzere solistli, dansözlü  bir fasıla gittik, baya eğlendik iyi ki doğum günlerini kutluyoruz dedirtti bu peşpeşe doğum günleri :).. Ayrıca 31 Ekim'in cadılar bayramı olması sebebiyle, o günden sonra değişik ülkelerden cadılar bayramı fotoğrafları (geçen seneki kadar yoğun olmasa da) albüm albüm paylaşıldı fb'ta...

Back to reality....

Şu günlerde en popüler konulardan biri de GDO yani Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar... Bu konuda yazılan Melih Aşık, Yılmaz Özdil yazıları... Gerçi bugünkü gazetelerde tarım bakanının açıklamaları çıkan yasanın halkı korumak için olduğu yönündeydi, göreceğiz...

Sanıyorum ki Türk milletine yılbaşı hediyesi olarak doğalgaza %70 zam yapılması düşünülmüş, o kadar olmasa da yeni zamları göreceğimizi hissedebiliyoruz kış gelirken...

Dün beğendiğim bazı yazılar da şöyle 

Güneri Cıvaoğlu'ndan... Domuz gribine karşı “3 emir”

1- Catch it (Virüsü yakala) Hapşırırken ya da burun temizlerken, kâğıt peçete dar açılı kullanılacak ve hemen kapatılacak. Böylece virüs yakalanmış oluyor.
2-Beat it (Kâğıdı buruşturuyorsunuz ve virüsü yeniyorsunuz.)
3- Kill it (Çöp kutusuna atarak onu öldür.) Havlu değil, kâğıt mendil kullanmak çok önemli.
El yıkadıktan sonra da öyle.

GD O ve diğerleri

Güncel seçme konulardan

Günü Burak Kut ile Britney Spears'ın geri dönüşünü simgeleyen klip'le bitirdik dün ben de yazıyı bitireyim öyle...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Son zamanlar

Özellikle şu son bir kaç gündür özellikle okuduklarımın etkisiyle biraz genel durum sorgulamasına girdim. Neresinden başlasam derken birden aklıma az önce her açtırdığı mavi kutuda çığlık çığlığa bağırarak kanal değiştirmeye yol açan ilginç tavırlı sarışın kızın yarıştığı Var Mısın Yok Musun? geldi, hep diyordum birileri az para kazanınca niye üzülüyorsunuz ya da çok para kazanınca niye seviniyorsunuz. Tamam üzücü hikayeleri var ama çevremizde (özellikle son yıllarda artan bir şekilde) üzücü hikayelerle dolu değil mi? Bana televizyondaki her şey yalan gibi geliyor belki orada rol yapıyorlar nereden bileceğiz, birebir görüp konuşma lüksüne mi sahibiz ya da yardım edebilmeye... Televizyondakine üzülen insanlar komşusu aç mı akrabaları sıkıntıda mı biliyorlar mı acaba? Tamam ben de uzun zamandır bir çok yakınımı ihmal ettiğimi düşünüyorum neden bilmiyorum arayasım gelmiyor konuşasım gelmiyor nasıl olsa elimden bir şey gelmeyecek alt düşüncesi beni engellemekte başarılı gibi duruyor... İşte böyle suçu da attım rahatladım, gerçi yazacaklarımı gene unuttum bu kadarı kaldı...

Diğer taraftan yapılabilecek bir sürü şey dururken oturup facebook'ta FarmVille ya da RestaurantCity oynuyorum, bu da Var Mısın Yok Musun izlemek gibi hem (sanki çok bolmuş gibi olan) vaktim geçiyor hem de orada sanal olarak kazandığım başarı beni mutlu ediyor, aynı Var Mısın Yok Musun'da para kazanana sevindiğimiz gibi... Böyle basit mutluluk olarak sandıklarımız farkına varmadan bir şeyleri sona ya da insanları depresyona sürüklüyor.

Neyse küçük bir mutluluk da power turk'ün sitesindeki 90'lar linki oldu benim için. Buradan küçüklüğümüzün komik sözlü şarkılarından dinledik eğlendik...

bum bum bum daldan hop dala uçtum sonunda bir dala kondum nedir bu daldaki durum ooo ooo...okayi yomaşita kombambaa kombambaa.... aklımdaysa ucuz bilet buldukça atlayıp uçağa nereye gidiyorsa oraya gitmek 1-2 günlüğüne de olsa...

18 Ekim 2009 Pazar

Sonunda sıra "Man On Wire"a gelir

2009 İstanbul film festivalinde gösterileceğini uçak dergilerinden birinde okuyup bunu izlemeliyim demiştim, ama neyini merak edip de böyle düşündüm hiç hatırlamıyorum. Bir cambaz, kafayı takmış yüksek binalar arası yürüyeceğim diye, çeşitli denemeler fln sonra gözünü Amerika'nın artık olmayan ikiz kulelerine dikiyor, böyle konulu bir belgesel film... Bana düşündürdüğü ise bu kadar net hedef belirleyip onun üstüne nasıl gidiyor insanlar, nasıl siyah ve beyaz diye ayırıyorlar grileri yok peki ben niye gri tonlarında takılıp kalmışım!? Belki bana böyle düşündürdüğü ve cambazın arkadaşlarını mutsuz ettiği için sevemedim filmi...

21 Eylül 2009 Pazartesi

Ramazan bitti bayram ettik

Cumadan memleket Trabzon'a gitmek üzere yola çıkılır, geniş ama çoğu yerde sahili mahvetmiş projenin mahsulü yollardan hızlı hızlı geçilir, Ünye'de ise bir araç konvoyu, çünkü izin vermemişler projeye. Tamam sahil yolu projesi pek çok yerde mahvetti sahili, kumsalı, ağaçları, Ünye çok şirin duruyor minik yoluyla ama zaten sahilinin bir farkı yok ki yol yapılan yerlerden, bence Ünye'li önlemekle o kadar da doğru yapmamış, şimdi de araba egsozuyla doluyor. Sonra 13 yılın geçtiği Giresun'a gelinir çocukluğumun Arif Kumaş plajı da gitmiştir, denize sıfır Polisevi de. Bir de upuzun Tirebolu tünellerinden geçtik uzun olanı 2,15 km'ydi, hemen peşine kısa bir tane 650 metrelik... Trafiğin de yardımıyla 5 saatte Trabzon'a varıldı...

Merak edenler için amcam gittikçe iyiye gidiyor ama ancak bir yılda normale dönermiş...

Dönüş yolu ise bol yağmurluydu ama kazasız belasız döndük çok şükür. Gerçi pek çok hayvana araba çarpmıştı yollarda her seferinde rastladığımız gibi, hatta bu sefer kedi-köpeğe ek sincap da gördük, nasıl önlenebilir bilmiyorum ama en azından bunu da paylaşayım dedim.

Son olarak özellikle bayramı yollarda geçireceklere kazasız belasız mutlu bayramlar dilerim.

13 Eylül 2009 Pazar

Yazılamamışlar

Ne zamandır karasineklerin nasıl ölümsüz olduğunu yazacaktım, üstüne sineklikle vursan bile bir süre sonra kanatını bacağını toparlayıp kalıyorlardı, yazamadım. Cumayı cumartesiye bağlayan gece izlediğim ilginç mizah anlayışlı Bulgar filmi Zift'i ve imdb'de nasıl o kadar yüksek not aldığını anlamadığım amatör çekim gibi duran Rachel Getting Married'i de bir türlü yazamadım.

Zaten bunlar önemsiz eften püften konular ama gerçeklerin bunaltıcılığı da ayrı mesele, gündem hep üzücü hep can sıkıcı gelecekten umudu yitirmeye yönelik gidiyor. Yazının buraya bağlanma sebebi de 5dk'lık yürüme mesafesine yağmur var diye arabayla gidip iki kızıyla sele kapılıp birini kaybeden annenin öyküsü. Diğer tarafta yağmurdan korunmak için minibüse binip sel sularında boğulan kadınlar ve peşpeşe çıkan diğer ölüm haberleri... Her şey iyi giderken birden hayatın tepetaklak olması ya da ardı sıra gelen felaketler. İhmalkarlıklar, doğanın intikamını alması ve suçun doğaya atılmasıyla gelmeyen istifalar....

Neyse pazar akşamları olan geniş aile dizisi biraz kafa dağıtmaya mutlu olmaya yardımcı oluyor, iyi seyirler...

28 Ağustos 2009 Cuma

Yaz biterken

Bu sene pek anlamadan geçti yaz, bir de ramazanın gelmesiyle hava soğudu sanki daha ağustos bitmeden... Nasıl geçti yaz diye düşünürken fazla yalnız kalmadığımız o nedenle çabuk geçtiğini farkettim. Haziran sonu dayımla beraber geldik, sonra dayım gitti kuzenimi de alıp geldi. Daha sonra havalar güzel gitti deniz-kum-güneş takıldım, ama o da sıktı bir süre sonra.Sonra da diğer kuzenim geldi eve neşe getirdi tekrardan. Uff yazlık yalnız hiç çekilmiyor, 4 kişiyken yalnızız birileri gelse diye yakınırken iki gündür kardeşimle tekiz bu daha fenaymış.... Neyse kuzenim burdayken teyzem süpriz yapıp geldi, sonra onlar gitti gene yalnız kalmışken dayım tekrar geldi. Sonra annem ve babam ankaraya gitti, sonra dayım gene gitti ve kardeşimle yalnızız....

Evle uğraşmak da zor işmiş gerçekten ki tek yaptığımız bahçeyle ilgilenmek ve yemek yapmak olduğu halde. Bamyaları toplarken dikenleri elime batıyor, böğürtlenlerin olmuşlarını ararken düşmemeye çalışıyorum, domates toplamak ve kuru dalları temizlemek çok eğlenceli, biberleri koparmayı pek sevmiyorum. Bahçe sulamaksa tam bir eziyet, babam gelse de kurtarsa :D Sadece sanal tarlayla uğraşmıyorum ben :) Ama ne bu tarla ya da ne de öbür tarla iş bulmamı sağlamıyor bana... :(

25 Ağustos 2009 Salı

Dışarda iftar

Dün sabaha karşı annem ve babam Ankara'ya yola çıktılar, en büyük amcam by-pass ameliyatı olacak... Sabah 8'de bir aksilik olmazsa alınacakmış ameliyata, bu aralar çevremizde by-pass olan birkaç kişi duyduk, hepsinin de ameliyatı iyi geçmişti; ama bu sefer biraz korkuyoruz hem amcamın şeker hastalığı hem de hasta amcam olunca.... Güzel ve sorunsuz geçen bir ameliyat olmasına dualarımız...

Neyse asıl konuma gelirsem evin annesi olmayınca ve dayımın da burada son akşam yemeği olunca dedik biz 3 kafadar dışarıda yiyelim, sırayla buraya yakın restaurantlar arandı ama ya içimize sinmedi(fix menü benzeri uygulamaları hiç sevmem) ya da kapalı çıktılar... Bende ne zamandır yurttayken henüz Maslak şubesi kapanmadan yediğim Schlotzsky klasik sandviçini yemek istiyorum dedim ve bir Yeşilyurt yolu gözüktü bize... Oradaki diğer seçeneklere de bir göz attık menülere baktık ama kazanan Schlotzsky's oldu :) Bu arada Samsun'da alışveriş merkezinde iftar için yer bulma diye bir sıkıntı yok çünkü her yer bomboş ( aklıma Cevahir'in açıldığı yıl yer bulamayınca yerde yediğimiz geldi bir an :D ) Dışarıda yemek isteyenlere duyurulur :)
Biraz da Schlotzsky'sden bahsedeyim:
Büyük sandviçleri gerçekten çok büyük, çorbayla beraber bitirmeya kalkınca sağlık sorunları yaşatacak kadar..
Pizzası eskiden paket serviste istediğimizde berbattı, buradaki normaldi
Şefin salatasını istedik güzeldi ve normal boy olmasına rağmen kocamandı, büyüğünü tahmin edemiyorum
Filtre kahvesi harika ama cheese cake'ler kötü...

Biraz geç de olsa hayırlı ramazanlar

16 Ağustos 2009 Pazar

Akşam güneşi


Oldu bitti sevmişimdir akşam güneşini, gölette üç yıl kaldığım odam batıya baktığından her güneş odanın içinde batardı belki de o yüzden hep sevdim odamı... Geçen gün de deniz kenarındayken düşündüm ne çok seviyorum akşam üzeri( Karadeniz Bölgesi'nde 4'ten sonra, Akdeniz'de 5,5 6'dan sonra) kumsalda yatıp deniz sesi eşliğinde kitap okumayı ya da yorgunsam uyuklamayı. Kum sıcak hava bunaltıcılığını kaybetmiş güneş kızartmadan yakıyor daha ne olsun :)