karamizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
karamizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2010 Pazar

2019

Ferhan Şensoy'un yazıp yönettiği, 2019 yılında eğer Türkiye bir islam cumhuriyetine dönüşürseyi ortaoyuncularla birlikte canlandırdığı yoğun karamizah öğeli güzel oyun. bir sürü komik dini detayla dolu oyunu üçüncü kez izlemeye gelenler bile vardı.

Gitmeden önce bazı yorumlar, oyunun-esprilerin Şensoy seviyesinin altında olduğunu söylüyordu, ama ben oyundan da oyunculuklardan da gayet memnun kaldım(zaten canlı performanslara, oyunda sıkılmadığım sürece kötü yorum yapamıyorum). Bir de en son 2007'de bir oyununa gittiğimde zayıflamış ve cildi kırışmış halde görüp üzüldüğüm Ferhan Şensoy'u bu sefer çok iyi gördüm, o da oyundan alınan mutluluğu perçinledi.

Fazla yorum yapamıyorum gidin görün :)

19 Kasım 2010 Cuma

Yüzleşme

Oyun, deniz kıyısındaki bir tren istasyonunda karşılaşan modern görünüşlü ve zeki bir kadın olan Züleyha ile kıro ve paraya düşkün görünen, ancak temiz kalpli bir adam olan Yadigâr'ın tren gelene kadar olan sohbetini anlatıyor. Birbirinden tamamen farklı iki kültürden insanın kişilikleri ile yüzleşmesini konu alan oyun, bunu anlatırken yazıldığı dönem olan 80'leri eleştirirken, günümüzde de pek bir şeyin değişmediğini fark ettiriyor.

Biletleri alırkenki hedefimin aksine Perihan Savaş'ın değil Yadigâr rolündeki  Arslan Kacar'ın harika oyunculuğu ile oyunu zevkle izledim. Kacar aynı zamanda oyunun yazarı ve hapiste geçirdiği yıllarda çok başarılı bir eser yazmış, yazdıktan 23 yıl sonra olsa da oynanmasını sağlamış. Sanırım Perihan Savaş pek hazırlanamamış bu oyun için, çünkü bazen replikleri karıştırıyordu, bazen de rolü rol yapar gibi yapıyordu. Buna rağmen, karamizah içinde sahnelenen bu tek perdelik İstanbul Şehir Tiyatroları oyununun, özellikle Arslan Kacar için görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Get Low (2009)

Two Soldiers (2003) filmiyle en iyi kısa film Oscar'ını kazanan Aaron Schneider'in ilk uzun metraj filminde Robert Duvall, Bill Murray ve Lucas Black harika oyunculuk sergiliyor.

Filmin konusu ise tüm kasabanın korkulu rüyası olan yaşlı bir adam(Felix) 40 yıldır kocaman arazide kurulu çiftliğinde yalnız başına yaşamakta ve kimseyi arazisine sokmamaktadır. Eyalette hatta belki de çevre eyaletlerde bile, yıllardır adamın yaptığı korkunç şeylerle ilgili efsaneler dolaşmaktadır. Bir gün Felix, elinde bir tomar parayla kiliseye gider ve kendi cenazesini düzenlemek istediğini söyler, rahibin ne demek istediğini anlama kapasitesinin olmadığını görünce çiftliğine geri döner. Sonradan rahiple Felix'in konuşmasını duyan, kasabanın iflas etmek üzere cenazecisinde çalışan genç yaşlı adamı ikna etmeyi başarır. Felix'in zekice cevapları güldürücü yer yer duygusallaşan film görülmeye değer. Bende biraz Gran Torino hissi uyandırdı, onu seven bunu da sevecektir :)

Kapıda bilet için beklendiği takdirde filmekimi kapsamında "Mezara Kadar" adıyla salı ve perşembe günleri izlenebilir.

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir**** 
Felix'in cenazesi için dahiyane fikri, bir cenaze partisi düzenlemektir ve bu partiye Felix hakkında anlatacak hikayesi olan herkes davetlidir. Ayrıca 5 dolara satılan biletler arasından, parti sonunda çekiliş yapılacak ve çiftlik evi arazi ile birlikte başka birine ödül olarak verilecektir. Böyle bir ödül ve nefret edilen adam hakkında istediğini söyleyebilme düşüncesiyle partiye 5 eyaletten insan gelir...

20 Eylül 2010 Pazartesi

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz

Aziz Nesin'in yazdığı harika eser, Yaşar Yaşamaz adlı vatandaşın iki kez nüfus kayıtlarına göre şehit görünmesi nedeniyle başına gelenleri anlatıyor. Bürokrasi karşısında hep ezilen Yaşar'ın askere gitmesi gerektiğinde canlı, evlenmesi gerektiğinde ölü, devlete para vermesi gerektiğinde canlı, babasından kalan mirası alması gerektiğinde ölü olması gibi bir çok karamizah örneğini barındıyor eser.Aziz Nesin'in ilk olarak radyo oyunu olarak yazdığı eser, sonradan sahne oyunu, sinema filmi(1974,2008), çizgi roman, televizyon filmi ve roman(1977) olarak uyarlanmış.2 saat 45 dakika süren 2 perdelik oyun hem eser hem de oyuncuların sayesinde hiç sıkmadan hem eğlenceli hem de düşündürücü vakit geçirtiyor izleyiciye. Ben oyunu 16 Eylül akşamı Harbiye Açık Hava'da Şehir Tiyatroları Yaz Oyunları gösteriminde izledim. Kış döneminde yer bulmanın zor olduğu Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ile Lüküs Hayat'ı hem de Açık Hava'da izlemek çok güzel oldu, internete girmeye vakit bulamadığımdan erken yazıp reklamını yapamadım; ancak seneye İstanbul'da olanların bu etkinliği kaçırmaması gerektiğini şimdiden söyleyeyim :)

10 Eylül 2010 Cuma

I Kina Spiser De Hunde (1999)

Hassas ve ince ruhlu küçük kardeşin bankayı soyulmaktan kurtarıp, sonradan soyulacak parayla tüp bebek sahibi olacaklarını söyleyen kadını dinleyip ona bu parayı bulma sözü vermesiyle film başlar. Çözüm bulması için restoran sahibi, ırkçı ve her türlü suça bulaşmaya meyilli abisine gider, böylece banka soyup kadına para vermeye karar verirler.

Danimarka'da geçen filmde, Sırp ve Amerikalılar da yer alıyor. Filmde olan olaylara bakıp nasıl olup da hiç polis olmaması şaşırtıyor. The Big Lebowski tarzı filmleri sevenlerin keyif alacağı bir film.

4 Eylül 2010 Cumartesi

From Dusk Till Dawn (1996)

Biri psikopat manyak(Quentin Tarantino) biri akıllı hırsız(George Clooney) rolünde iki kardeşin, banka soyduktan sonra Meksika'ya kaçma hikayesini anlatıyor filmin ilk yarısı. Bu kısım harika replikleri ve komik karakterleriyle oldukça eğlenceli, devamı olmasa film favorilerim arasına girecekti. Ben ikinci yarıda niye izliyorum diye kendimi sorguladım, bence keşke devamı hiç olmasaydı.

İkinci yarısında ise tamamen farklı devam ediyor, ben bilmeden izlediğim için sürekli acaba nasıl bağlanacak diye şaşkınlık içinde bekledim o yüzden yazmıyorum nasıl devam ettiğini :). Tahminen bu psikopatça gidiş Tarantino'nun yazdığı senaryodan kaynaklanıyor. Filmde Salma Hayek çıktıktan sonraki ilk 10 dk'dan hoşlanmazsanız devamını izlemeyin aklınızda filmle ilgili güzel düşünceler kalsın :) Bu garip ikinci yarıda güldüğüm bir şey oldu: insan bedeninden gitar.

Filmin yönetmeni Robert Rodriguez'in yönettiği Machete ve yapımcılığını üstlendiği Predators filmleri şu anda vizyonda. Ayrıca pek başarılı gibi görünmese de bu filmin başkaları tarafından çekilen devam filmleri de var.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Eyyvah Eyvah (2010)

Ne çok film var izlenmeyi bekleyen, bir yandan da yenilerini çekip duruyorlar, Eyyvah Eyvah da bu bekleyen filmlerden biriydi... Şu film izleme azmini kitap okuma konusunda da gerçekleştirsem daha mutlu olacağım, ama ne yazık ki kitabı çoğu zaman araç içinde giderken ve deniz kenarında okuyorum.

Film, Çanakkale'nin bir köyünde dedesi ve ninesiyle birlikte yaşayan saf ama bilgili klarnet ustası gencin(Hüseyin), babasını bulmak üzere İstanbul'a gitmesiyle başına gelenleri anlatıyor. Hüseyin'i Ata Demirer, İstanbul'da tanıştığı şarkıcı Firuzan'ı Demet Akbağ canlandırıyor. Konu sıradan, süprizsiz; ancak oyunculuklar, olaylar ve replikler öyle başarılı öyle samimi ki, konu bile sıradan gelmiyor :) Gülmek garanti, hatta sonradan filmdeki esprileri hatırlayıp tekrar gülme ihtimali de var. Bir tek filmin başlarında Trakya ağzı olacak diye sürekli "be ya" demelerine biraz takıldım, ama sanırım yerelde bu kadar kullanıyorlar ki böyle yapmışlar dedim. 21 Ocak'ta devam filmi geliyor, eminim o da en az bunun kadar başarılı olacaktır.

Ata Demirer'in yazdığı filmi Döngel Kârhanesi'nin yönetmeni Hakan Algül çekmiş. Filmin müzikleri ise Fahir Atakoğlu'ndan. Şovlarına hep güldüğüm Ata Demirer, oyunculuğunu hep beğendiğim Demet Akbağ ile birlikte müthiş bir performans gösteriyor. Bir de bu filmle daha bir farkettim ki Türk filmleri komediyse bunu duygusallıkla veriyor-ya da vermeye çalışıyor- ki bu film bunu çok iyi başarmış.

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir****

Filmde hoşuma giden bir sahnede, yaptığın işi en iyi şekilde yapmanın insanı ne kadar yükselteceğini gösteriyor, filmde mesaj da yok değil :D . Klarnetçisi son anda ekipten ayrılınca Hüseyin Firuzan'ın ekibine dahil olur, fakat prova edilen şarkıların birini Firuzan söyleyememektedir. Hüseyin Firuzan'ın sesini analiz eder, alto olduğunu ve La'dan şarkıya girilmesi gerektiğini söyleyerek sorunu çözer, orada belki yıllardır aynı ekipte bulunan ve işi müzik olan insanlar değil de Hüseyin'in bunu farketmesi, onun Firuzan'ın gözündeki değerini bir kez daha artırır ve sahnede mikrofonu ona verecek kadar güvenini kazandırır.
Biraz karamizah da var: Hüseyin'e annesinin nasıl öldüğüne cevabı olan "Katır tepti"

25 Ağustos 2010 Çarşamba

World's Greatest Dad (2009)

Lance Clayton(Robin Williams) lisede edebiyat öğretmenidir, aynı okuldaki asosyal ve sorunlu genç Kyle'ın babasıdır. Bilgisayar bağımlısı Kyle ilginç bir şekilde hayatını kaybeder, bunun açıklanmasından utanan babası ise oğlunun ölümüne intihar süsü verir ve oğlunun ağzından bir intihar notu yazar.
Filmin kopuş noktası olan ölüm ile bu ne saçma film, ne diye çekmişler ki hissi uyandıran, hatta akıldan hiç bir mesajı yok bu filmin düşüncesi geçirten film. Ancak sonradan farkediliyor ki durum farklı, film insanların fikrini değiştirmenin aslında ne kadar kolay olduğunu gösteriyor karamizah içinde. İnsanların nasıl sürü psikolojiyle hareket ettiği ve nefret ettiği dalga geçtiği insanı (tamam biraz abartılı ama) ilah haline getirdikleri

Robin Williams güzel bir oyunculuk sergiliyor ve şu sözlerle final yapıyor: "The worst thing in life is ending up with people who make you feel all alone." (Hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey, kendisini yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.)

Ancak sonra gelen David Bowie'nin seslendirdiği "Under Pressure" şarkısı eşliğinde gelen sahneye anlam veremedim, sonra normal bir son ile bitti. Parçanın bir videosu aşağıda (facebook'tan okuyanların izlemek için metnin orjinal haline yani bloga gelmeleri gerekiyor)



Hikaye ilginç, verdiği mesajlar güzel... Kısa süreli(99dk) güzel film arayanlara tavsiye edilir.

Başka güzel Robin Williams filmleri: Dead Poets Society* (1989), Mrs. Doubtfire (1993), Jumanji* (1995), Flubber* (1997), Good Will Hunting* (1997), şu an hatırlamasam da Patch Adams (1998), pek savaş dönemi filmi sevmesem de Jakob the Liar (1999), Artificial Intelligence (2001), kötü adam rolü canlandırdığından biraz sinir olduğum One Hour Photo (2002), bir Christopher Nolan filmi olan Insomnia (2002), License to Wed (2007).

* en beğendiklerim

17 Ağustos 2010 Salı

A Serious Man (2009)

İki çocuğu ve karısıyla geniş bahçeli bir evde yaşayan yahudi bir profesörün tanıdığı herkesten kazık yemesiyle kabusa dönen hayatını konu alıyor film. Filmin görüntüleri mükemmeldi, belki yüksek çözünürlüklü formatta izlediğimden daha fazla etkilenmiş olabilirim, ama çekimler, mekanların renkleri, mekandakilerin uyumu, hatta bir kitabın ya da ayakkabının duruşu bile ilgi çekiciydi. Ancak konu o kadar ilgimi çekmedi, zaten sürekli İbranice olduğunu tahmin ettiğim(ya da Tevrat'ta geçen) anlamadığım şeyler söyleyip durdular, belki türkçe altyazıyla izlesem onları anlayabileceğim bir şekilde çevirmiş olurlardı :) Gene de sırf görüntüleri için bile olsa-ki bundan fazlası var- izlemeye değer bir Coen kardeşler filmiydi. Birden bitmesi ise garip oldu, film boyunca birkaç kez çalan Jefferson Airplane'nin Somebody to Love parçasıyla bitmesi ise güzel...
Ayrıca itiraf etmeliyim, bunu Tom Ford'un A Single Man filmi olduğunu düşünerek izledim, sanırım gözlüklerden ve film isimlerindeki benzerlikten kaynaklandı bu durum.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

The Royal Tenenbaums (2001)

Fantastic Mr. Fox filmi ile geç de olsa farkettiğim ünlü yönetmen Wes Anderson'un sonunda bir filmini daha(kendisinin dördüncü filmi) izledim. İki filmde dikkatimi çeken ortak nokta, filmler bazen çok yavaş ilerler gibi gelip sıkarken bazen de hızına yetişemeyip kaçmasına neden oluyor, sanırım bu adamın filmlerini ilk izlememde anlayamıyorum, ama uyumadan durduğum zamanlarda acaip şekilde eğlendirdiği kesin...

Hikaye ilginç ancak filmin işleyişi ilginçlik olarak konunun önüne geçiyor. Konusu, "Royal Tenenbaum ve karısı Etheline'nin Chas(Ben Stiller), Margot (Gwyneth Paltrow) ve Richie(Luke Wilson) adında üç çocukları vardır ve ayrı ayrı yaşıyorlar. Chas küçük yaştan beri emlak işi ile uğraşmaktadır ve uluslararası finansa karşı doğuştan bir yeteneği vardır. Margot bir oyun yazarıdır ve 9.sınıftayken 50 000 $'lık Braverman Grant Ödülü'nü almıştır. Richie şampiyon bir tenisçidir ve üç yıl üstüste Birleşik Devletler turnuvasını kazanmıştır. Ancak Tenenbaum ailesinin bu başarılarla dolu hayatı bir hayal kırıklığına dönüşür. Ancak genç Tenenbaumlar'ın parlak hayatları ihanet, başarısızlık ve yıkımlarla dolu geçen yirmi senenin sonunda sadece anılarda kalmıştır. "

Her ne kadar filmi izlemeye beş kişi başlayıp dikkatle izleyen bir(+1 en sonunda gözü kapanan ben) olarak iki kişi bitirsek de ilginç, eğlencelik,dramatik aile filmi...

23 Temmuz 2010 Cuma

Amintiri din Epoca de Aur (2009)

Buzdan Hayaller blogunda filmden kareleri görüp özellikle kullanılan renklere bayıldığım ve aylar önce izlemeye karar verdiğim filmi izlemeye sonunda vakit buldum.

Altın Çağdan Öyküler anlamına gelen, beş Roman yönetmenin kısa filmlerinden oluşan film, Çavuşesku dönemi küçük halk efsanelerinden oluşuyor. Filmi izleyince böyle geçen bir döneme altın çağ diye adlandırmanın trajikomikliğine şaşırıyor insan. Gerçi Bükreş'e gittiğimde tek düzgün görünen yerlerin o dönemden kalma olduğunu görmüştüm, yani üst kesime(o zamanlar yönetimdeki partililer oluyor) lüksün sonsuz olduğunu, yıllar sonra bile hissettiriyor. Şu aralar Romanya ne durumda bilmiyorum ama avrupa birliğine girmelerine az kala gittiğimde halk, asıl altın çağın geleceğinden umutluydu. Kısa filmler ise şu konularda:

*Devlet adamlarını karşılama töreni hikayesi (özellikle sonundaki atlı karınca sahnesine bayıldım)

*Gazete haberi için manuel fotoşop uygulaması...

*Parti aktivistinin köye gidip halka okuma-yazma öğretmeye çalışırken başına gelenler...

*Bir ailenin domuz kesme mücadelesi...

*Para kazanmak için çok ilginç bir yönteme başvuran adam ve liseli kız...


*Tavuk dolu kamyonu her gün Köstence'ye götüren bir şoförun öyküsü...

Bu filmin hem senaristi hem de yönetmenlerinden olan Cristian Mungiu'nun bol ödüllü "4 luni, 3 saptamâni si 2 zile" filmi de izlenmeli...

30 Mayıs 2010 Pazar

Donnie Darko (2001)


Biraz komedi , biraz gerilim, güzel müzikler, güzel bir son(Tears for fears'ın Mad World'ü eşliğinde), ancak Richard Kelly'nin The Box filmi gibi bunu da sevmedim, imdb top 250 film listesinde 125. olsa da benlik değil.

İlginç gelen ismi nedeniyle epeydir izlemek istediğim filmi belki tam anlayamadım-okuduğum yorumlarda internet sitesinde yazanları okumak gerektiğini demişler-(bir filmi anlamak için neden internet sitesini okumak zorunda olayım ki), ama basit bir konuyu böyle karmakarışıklaştırmaya ne kadar gerek var bilmiyorum, karmaşıklığı severim ama bununki ilgimi çekmedi.

Kısaca ben sevmedim, ama seveni çok olan bir film olduğundan sevenlerinden özür diler belki ikinci kez izleme durumunda kalırsam severim Donnie Darko'yu diyip sıyrılayım :)

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir****
Filmin anlatmak istediği(benim anladığım kadarıyla ve en basit haliyle) bir kişi ölür başta insanlar üzülür, ama ölmeseydi daha çok insan zarar görecek ve üzülecekti idi. Başroldeki Donnie'miz Jake Gyllenhaal'ı hakkında pek bir şey hatırlamadığım Zodiac filminde izlemişim. Nereye oturayım diye soran kıza, "Sit next to the boy you think is the cutest." şeklinde cevap veren öğretmen rolündeki Drew Barrymore ilginç bir karakterdi, filmde başka ilginçlikleri çıkmadı neden bilmem...

25 Nisan 2010 Pazar

İnek

Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesindeki Dokuz Kadın adlı oyunun oyuncularından biri rahatsızlandığı için yerine Nazım Hikmet'in yazdığı, Mehmet Avdan yönetimindeki İnek adlı oyun sergileniyor. Şehir tiyatrolarının sitesinde oyunun konusu şöyle verilmiş:

"Oyunda, hayallerinin peşinde koşan bir ailenin, içinde bulundukları maddi sıkıntılarından, satın aldıkları bir inekle kurtulma çabaları absürt bir dille anlatılıyor. Başta İneğin kendilerine çok para kazandıracağını düşünen aile fertleri, inekten nasıl yararlanacaklarını bilemediklerinden, durumları zamanla "İnekten Kurtulma Çabası" na dönüşüyor. Nâzım Hikmet'in bu oyunu aynı zamanda sıkı bir bürokrasi eleştirisi."

Konusunda dendiği gibi inek önce kurtuluş, sonra zulüm oluyor insanlara... Geçiş müzikleri ve oyundaki jest ve mimikler güzeldi. Can Ertuğrul mükemmel oynuyordu, ancak kadın oyunculara pek kanım ısınmadı. Hele evin opera sanatçısı olmak isteyen kızı oldukça itici geldi. Ayrıca nasıl bir karakterse sürekli bir şeyleri anlamayan ya da şımarıklığa vurup anlamamış gibi yapan hali beni sıktı, uyuttu. Ozan Gözel de ilginç bir oyuncuydu, başka oyunlarda görmek isterim. Dış ses Haldun Ergüvenç de oldukça etkileyici bir sesti.

Oyunun tüm salonu güldüren yeri en sondaki yemek sahnesiydi, gerçi oraya kadar gene güldüğümüz yerler oldu Nazım Hikmet'in kara mizahı içinde. Ayrıca oyuncuların sondaki pozları da hoş düşünülmüştü. Ancak sonlardaki keyif belki tüm oyun boyunca olmadığından bu sefer salonca ayakta alkışlanmadı eser, sanırım eksik bir şeyler vardı. Gene de devletin tiyatrosunda bir Nazım Hikmet oyunu görmek güzeldi.

16 Nisan 2010 Cuma

Ma femme est une actrice (2001)

Yvan Attal'ın kendi hayatından yola çıkarak yazdığını tahmin ettiğim, oyuncu bir kadınla(ya da erkekle) evli olmanın nasıl bir şey olduğunu komik bir şekilde anlattığı ve fazla para harcamadan başarılı olduğu güzel film. Önceden izlediğim 2004 yapımı filminde olduğu gibi, karısı Charlotte Gainsbourg ile birlikte başroldeler.

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir****
Filmin içinde çekilen filmde, oyuncu kadın bir sahnenin çekilmesini istemeyince yönetmeni ikna etmek için için biraz da geyiğine, kendini rahat hissetmesi için herkesin kendi gibi çıplak olmasını istediğini söylüyor ve bir gün sonra çekime geldiğinde isteğinin gerçek olduğunu görüyor.

Filmden aklımda kalan komik bir söz: "Kadınlar otobüs gibidir biri gidince arkadan yenisi gelir."

12 Nisan 2010 Pazartesi

Vavien

Engin Günaydın'ın gerçek hayatından esinlenerek yazdığı, Taylan biraderler yönetimindeki psikolojik ve karamizah yüklü film....

Dramın içine akıllıca yerleştirilmiş mizahı bir türk filminde görmek insanı mutlu ediyor, ama nedense -sanırım dünkü ruh halim bu film için uygun değildi- ortadan sonra dikkatim dağıldı ve başka şeylerle uğraşarak izledim bu nedenle yorumum ancak bu kadar oluyor. Ancak isteyene filmle ilgili çok sayıda yorum internette çeşitli kaynaklar(mesela ekşi'de, sinemalar'da)da mevcut.

11 Nisan 2010 Pazar

Ils se marièrent et eurent beaucoup d'enfants (2004)

İsrail asıllı fransız yönetmen Yvan Attal'ın New York, I Love You'daki çektiği bölümü çok beğendiğim için diğer filmlerini izleme kararı almıştım. Bu (Türkçe adıyla "Sonsuza dek mutlu yaşadılar") ise ondan bir önceki filmi, diğer filmlerindeki gibi kendi de oynuyor. Filmin konusu ise dört erkek arkadaşın eşleriyle-sevgilileriyle olan ilişkileri üzerinden evliliğin sorgulanması... Kısacık ve önemli bir rolde Johnny Depp de var. Esprili bir anlatımla karmaşık ilişkiler, eğlenceli değişik bir film...

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir**** Adamların üçü evli, ikisinin çocuğu var, bekar olan çapkın, diğer evli olan hintli garip bir hayatları var... En mutlu görünen çocuklu ailede erkek karısını aldatıyor, kadın başka birine aşık oluyor. En mutsuz görünen, sürekli kavga eden çocuklu çiftte adamın aldatma planı olsa da bir sadakatsizlik olmuyor. Çapkın olansa bebeği olacağını öğreniyor... Filmde yemek masasında birbirilerine yumurta, sos, ketçap, krem şanti vb maddeleri attıkları sahne oldukça ilginç ve eğlenceliydi. Karmaşık ilişkiler, esprili anlatım ve nispeten kadın izleyiciyi mutlu eden son :)

9 Nisan 2010 Cuma

Perrier's Bounty (2009)

Getirin Kellesini adıyla film festivalinde gösterilen İrlandalı yönetmen Ian Fitzgibbon'un filmi dün iksv film festivali kapsamında gösterildi. Normal hatta sıkıcı biraz da ezik sayılabilecek bir hayat sürerken belalı bir gangstere borcunu ödemesi için 1 gün süre tanınan Michael (Cillian Murphy), para bulmaya çalışırken başına pek çok trajikomik olay gelir. Komedi ve suçun birarada olduğu filmler içinde en iyilere girebilecek karamizah yüklü bu filmi yer varsa bu akşam da izleyebilirsiniz.

****Buradan sonrası filmle ilgili bilgi içerir****
Filmdeki komikler

"-I save your life
-You only save my legs, but it cause me my life"

Araba bağlayıcı adamların olduğu tüm sahneler...

Uyursa öleceğine inanmış babanın uyanık kalmak için granül kahveyi katı halde yiyip üstüne su içmesi, bu da yetmeyip kendine tokat attırması..

18 Mart 2010 Perşembe

İntiharın Genel Provası

Bennu Yıldırımlar, Bora Seçkin, İbrahim Can, Serhat Kılıç'ın oynadığı, Sırp yazar Duşan Kovaçeciç'in eseri, M. Nurullah Tuncer'in yönetimindeki oyun dün akşam Muhsin Ertuğrul sahnesindeydi... Geçen haftalarda(yanılmıyorsam 7 Mart) Medya Kralı'na konuk olduklarında ben çoktan biletleri almıştım, orada izleyenleri gülmekten koparan Serhat Kılıç, oyunda da mükemmeldi, hatta o kadar iyiydi ki -bence- diğer oyuncular gölgede kaldı (ki ben bileti alırken daha önce Üç Kız Kardeş'te izlediğim -o oyunun parlayanı- Bennu Yıldırımlar için almıştım). Bir de salona izlemeye gelenler arasında Metin Uca da vardı, hatta oyun açıklamalarına bakarken (sonra farkettim) yanımdaydı, seviyorum kendisini; ama göbek yapmış tanıyamadım biraz kilo verip, sağlıklı yaşama dönsün :)
Oyun her şeyini kaybettiğini düşünen (ki sorunun 'sadece' para olduğunu oyunun sonunda acı bir şekilde anlıyor) bir mimarın, Tuna köprüsünden atlayarak intihar etmeye karar vermesiyle başlıyor. Oyundaki sahne tasarımı ilginç ve başarılıydı. Adam önce bir balıkçı, sonra sevgilisi tarafından ikna edilmeye çalışılıyor, ama işsiz adama ikna çabaları yaramıyor. Adam ancak sonradan gelen kaptanın sana iş buldum müjdesiyle köprüden iniyor. Sonra borçları ödeniyor ama artık daha kötü bir durumdadır, gözü, böbreği, bacağı gitmiştir.... Oyunun açıklamasıyla: "İlk anda, `hayatta daha kötüsü ne olabilir'? diye düşünürken, akıl almaz olaylar yaşamış, bu kez ruhunu da kaybetmiştir."

Benim favori karakterim psikiyatr oldu, ama işadamı da hepimizi güldürdü. Her ikisini de hatta kaptanı ve avukatı da Serhat Kılıç oynuyor, hatta oyunun oldukça ilginç olan sonunda isyan ediyor: Dört rol oynadım, bir de beşinciyi veriyorsunuz diye. Bennu Yıldırımlar'ı izlediğim bir önceki oyunda olduğu gibi bunda da bis yaparken seyirciyi coşturmayı bildi :)

Sistemin koyunları nasıl kurtlara yem ettiğini gösteren(Kurt neden ot yemez? Çünkü bunu onlar için koyunlar yapar.), bir taraftan sağlığın kıymetini bildirmeye yönelik, yer yer danslı ve trajikomikliğiyle güldürücü bu tek perdelik oyun izlemeye değer...

"Serhat Kılıç Medya Kralında" videosu...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Whatever Works (2009)


Whatever Works (Türkçe mealine "ne de olsa işe yarar" denebilir), Türkiye'de "Kim Kiminle Nerede?" adıyla vizyona girmiş karmaşık ilişki temalı ama içi dolu bir Woody Allen filmi... Filmden bilgi içerecek şekilde anlatırsam:

Önce kendi kendine(aslında bizimle konuşuyor tiyatrolarda oyuncuların seyirciyle konuştması gibi) konuşan Boris adlı, 80 civarı bir yaşta, fizik dalında Nobel'e aday gösterilmiş bir adamla karşılaşıyoruz. Anlattıkları ise din üstünden para kazanan insanlar, demokrasi, insanların hepsinin saygın olduğu şeklindeki yanlış anlayış; yani özde insanların hayatı olması gerektiğinden daha kötü hale getirmesinden bahsediyor. Boris'in yani Woody Allen'ın "Whatever works" hikayesi de bu: "Birini incitmediğiniz sürece "ne olsa işe yarar". Bu acımasız, manasız kaosun içinde kendine bir keyif aşırabileceğin her yol." Bir taraftan biraz kendiyle biraz da seyircilerle dalga geçerken: "Hollywood'daki aptalın biri kendine daha büyük bir havuz yaptıracak diye biletlere bir sürü para ödediler." Bir taraftan da başka filmler ve onların seyircileriyle dalga geçiyor: "Ve bilin diye söylüyorum, bu film kendinizi iyi hissetmenizi sağlayacak türden değil. Yani eğer kendini iyi hissetmek isteyen o aptallardan biriyseniz gidin kendinize bir ayak masajı yaptırın."

"Zaten bütün bunların ne anlamı var ki?
Hiçbir şey. Sıfır. Hiç. Hiçbir anlamı yok, yine de bu dünyada amaçsız yaşayan aptalların sayısı çok fazla. Ben öyle değilim. Benim bir vizyonum var. Seni, arkadaşlarını, iş arkadaşlarını, gazetelerini, televizyonunu tartışıyorum. Herkes bilip bilmediği her konuda konuşmaktan memnun. Yanlış bilgiler dolanıyor. Ahlak, bilim, din, politika, spor, aşk. Cüzdanın, çocukların, sağlık, İsa hakkında. Eğer yaşamak için günde dokuz öğün meyve ve sebze yemem gerekiyorsa yaşamak istemiyorum. Lanet olası meyve ve sebzelerden nefret ederim. Omega-3'ler, koşu bandı, kardiyogram mamografi, leğen kemiği somografisi... ve Tanrım, kolonoskopi.

Bütün bunlarla beraber seni, senin için neyin uygun olduğunu söyleyen ve sana hayatı tanımlayan yeni nesil aptalların olduğu bir kutuya koyduklarında gün yine doğar. Babam sabahları okuduğu gazete haberleri yüzünden depresyona girip intihar etti. Peki onu suçlayabilir misiniz? Korku, yolsuzluk, cahillik, parasızlık, soykırım, AIDS, küresel ısınma, terörizm, silahlı aptallar, politikacılar. Kurtz, Karanlığın Kalbi romanında "korku" demişti. "Korku." Kurtz oraya bir gazete dağıtımı yapılmadığı
için şanslıydı, o zaman görürdü korkuyu. Ne yapabilirsin ki? Darfur'daki bir katliamı veya bir okul servisinin patladığını okuduktan sonra, "Tanrım, korkunç!" deyip de sonra sayfayı çevirip yumurtanı yer, çayını mı yudumlarsın? Yani ne yapabilirsin? Bu kahredici bir şey.

İntihar etmeyi denedim.Açıkça görünüyor ki işe yaramadı. Bunları neden duymak isteyesiniz ki? Zaten kendi sorunlarınız var. Eminim hepiniz hüzün dolu küçük umutlarınızla ve hayallerinizle uğraşıyorsunuz. Tahmin edilebileceği gibi yetersiz aşk hayatınız. Batırdığınız işler. "Ah, keşke o hisseyi alsaydım!", "Keşke yıllar önce o evi alsaydım!", "Keşke o kadına açılabilseydim. "

Keşke bu, keşke şu.
Bir şey söyleyeyim mi?
Bana "yapmalıydım, yapabilirdim." demeyin.

...Sırası gelmişken, bu acımasızlığımın kişisel başarısızlıkla alakası olduğunu düşünmeyin. Akılsız ve barbar bir medeniyetin standartlarına göre, ben yine de şanslıydım.
"

Filmin vermek istediğini de başta verip hikayeyi başlatıyor...

Ebeveynlerinden kaçıp Newyork'a gelen 21 yaşında kızın önce yaşlı ve zeki bir adamın evine sığınıp, sonra onu evlenmeye ikna etmesiyle olaylar gelişir. Boris başından beri ilişkiye karşıdır çünkü sonunda terkedileceğini biliyordur(bunların ilişkisi bana Eda Taşpınar- Nurettin Hasman ikilisini hatırlattı). Hatta bir konuşmalarında kızın kendine aşık olduğunu söylemesi üzerine: "Aşk, sana anlattıklarının aksine her şeyin üstesinden gelemez. Hatta devam bile etmez. Sonunda, gençliğimizdeki romantik isteklerimiz o kadar azalır ki,"whatever works" deriz." diyor.

Evlilikleri bir yılı dolduğunda annesi gelir, çünkü babası onu en yakın arkadaşıyla aldatmıştır, ama sonradan anlaşılır ki zaten kızın anne ve babası birbirine uygun değillermiş, mesela adam sadece erkeklere olan iligisinin korkusundan evlenmiş, kadın da monoton bir hayattan mutlu değilmiş. Sonradan kadın iki erkekle aynı evde yaşamaya ve adamlardan biri sayesinde içindeki sanatçı ruhunu ortaya çıkarıp fotoğraflar çekip sergi açmaya başlıyor. Kızın babası ise, annesinden 1yıl sonra Newyork'a geliyor karısını ikna etmeye, ama birden eşcinsel olduğunu dışa vurup kendine erkek bir sevgiliyle beraber mutluluğu buluyor yani. Filmin sonunda tüm karakterler hep birlikte yeni yıla giriyorlar ve film bitiyor :)

Boris'in yeniyıl ile ilgili düşünceleriyse gene karamsar: "Yeni yıl kutlamalarından nefret ederim. Herkes eğlenmek zorunda. Aptalca bir şekilde kutlama yapmaya çalışıyorlar. Peki ya neyi kutluyorlar? Mezara bir adım daha yaklaşmalarını mı? Bu yüzden, söylemekten dilimde tüy bitti; bulabileceğin veya alabileceğin her sevgi, tutunabileceğin veya sağlayabileceğin her mutluluk iyiliğin geçici de olsa her bir ufak parçası, "whatever works" "

17 Ocak 2010 Pazar

Jeux D'enfants(2003)

Bu normal bir film değil, baştan sona bir oyun... Filme konan türkçe ad ise çok isabetli: Cesaretin var mı aşka? Arkadaş mı aşık mı olmaya karar verme oyunu bu aslında. 2003 filmi ve ben epeyce geç kalmışım bunu izlemek için. Güzel vakit geçirmek istendiği vakit izlenmeyi şiddetle gerektiriyor...
İki çocuk: erkek olanın(Julien) annesi ölümcül hasta ve babasıyla arası hiç iyi değil, kız(Sophie) ise Polonyalı olduğu için arkadaşları tarafından alay edilip dışlanıyor, ailesi ise kızlarıyla pek bir ilgisiz. İki yalnız çocuk birlikte bir oyuna başlıyorlar ve film bundan ibaret.
İzlemeden önce romantik komedi tarzında olduğunu düşünmüştüm, filmde romantiklik var sayılabilir ama komedisi olsa olsa karamizah ve bu karamizah romantikliği de kararomantik yapıyor... Başrol kadın oyuncusu Public Enemies, A Good Year ve Taxi serisi filmlerinde izlediğim Marion Cotillard bu filmde iyice akılda kalıcı hale geliyor. Erkek oyuncu ise ülkesel çapta kalmış, oynadığı filmlerin çoğu fransız yapımı. Çocuk oyuncular Thibault Verhaeghe ile Joséphine Lebas-Joly ise çok sevimliler, yılllar sonra özellikle Verhaeghe'yi merak ediyorum, Aşk-ı Memnu'daki Bülent(Batuhan Karacakaya) kadar sevimli bir çocuk :)
Ayrıca filmin son kısımları bende bu filmi izledim ya da kitabını okudum ya da önceden çekilmişini izledim hissi yarattı, neden bilmem...
Çocuk hallerinin Adem ve Havva'yı canlandırdıkları ilginç sahne dahil pek çok sahne filmi tekrar izlemeye değer.....

Son olarak spoiler tadında: Var mısın yok musun? Varım :)