26 Mart 2012 Pazartesi

The Descendants



Havai'de harika bir doğayla, mükemmel evlerde yaşayan; ancak her şeyin dışarıdan bakıldığı gibi parlak olmadığı bir yaşam... İşiyle hep çok meşgul olan bir adam(George Clooney), gene uzaklardayken karısının ciddi şekilde yaralandığını ve komada olduğunu öğreniyor. Adamın bu durumla ilgili dışarı vurduğu ilk düşüncesi üç gündür konuşmuyoruz olsa da, aslında eşiyle aylardır pek bir iletişimleri yoktur. Ancak, eşini makineye bağlı halde yatarken görünce; hatamı anladım, uyansın, artık iyi bir eş ve baba olacağım diye içinden geçirir. Buraya kadarki kısa kısım, filmin pişmanlık üzerine olduğunu düşündürse de tam anlamıyla öyle devam etmiyor. Bu nedenle de Türkiye'de "Senden Kalanlar"  adıyla sinemalarda yer alması mantıklı olmuş, filmde adamın karısından geriye kalanları-hayatını yoluna koymasını izliyoruz aslında.
Filmde adamın 10 yaşında olan küçük kızı, annesinin komada, babasının ilgisiz olmasını okuldaki arkadaşlarını rahatsız edecek çeşitli şekillerde yansıtırken; 17 yaşındaki büyük kızı, civardaki başka bir adadaki yatılı okulunda bir nevi kendi başına yaşamını sürdürüyor... Adamın önceden yeterince iletişim kuramadığı iki kızına, eşinin bağlı olduğu makinenin fişinin çekileceğini anlatması gerekmektedir. Olaylar ilerledikçe adam, karısının aslında başka bir adama aşık olduğunu ve ondan boşanmayı düşündüğünü öğreniyor. Bunu öğrenirken pek iletişimi olmayan büyük kızıyla arası düzeliyor, sorunlu küçük kız da tekrar aile olduklarını görünce kendiliğinden düzeliyor :)
Filmi izlerken bir sürü şey düşündürmesi, ve tekrar izleyince farklı şeyler hissettirecek gibi durması nedeniyle,  sevdim diye düşünüyorum. Neyse işte güzel film, özellikle cuma akşamı izlemek için tavsiye ederim :)

29 Aralık 2011 Perşembe

A Torinói ló (2011)

Bir süredir Gürcistan, Tiflis'te yaşıyorum, buranın sinemaları ile ilgili ilk duyduğum tüm filmlerin Rusça seslendirme ile sinemada gösterildiğiydi, aylarca sinemada film izleyemeyeceğimi düşünüp üzülmüştüm; tam geçen bir ayda sinemayı özlemiştim ki 6-11 Aralık arasında Tiflis film Festivali olduğunu ve filmlerin İngilizce haliyle, ya da İngilizce altyazı ile gösterildiği öğrenip mutlu oldum. Pek fazla araştırmadan gittiğimiz ilk film Torino Atı idi, "The Turin Horse" adıyla gösterime giren film, adından dolayı Torino ile ilgilidir, güzeldir diye düşündüm peşimden sürükledim arkadaşlarımı:)
IKSV film festivalinde de gösterilmiş filmin konusu ise şöyle:
"Alman düşünür Friedrich Nietzsche’nin 1889’da Torino’da kırbaçlanan bir atı boynuna sarılarak kurtarmaya çabalamasıyla başlıyor. Bu mücadelesi Nietzsche’yi öldüğü güne kadar yatağa bağlayacak, dilsiz bırakacak, çaresi bulunmayan bir akıl hastalığına götürecektir. Ancak filmin kahramanı, çiftçi sahibine ayak uydurmaya çalışan yaşlı attır." Filmin yönetmeni filmi Nietzche ile nasıl ilişkilendirdiğini, "Nietzsche'ye ne olduğunu hepimiz biliyoruz bizim asıl merak etttiğimiz arabacıya ve ata ne olduğu." şeklinde açıklamış.
Hayatımda izlediğim en yavaş filmlerden biri olup, hiçbir şey olmayıp çok şey anlatan bu nedenle düşüncesiz bir kafayla dayanılabilecek yoksa sinirden ağlatabilecek, sıkıntıdan uyutabilecek, oturmaktan üşütebilecek(paltosunu gözüne kadar çekip izleyen vardı) garip bir film. Mesela hiçbir şey yapmak istemeyip, kimseyi görmek istenmediğinde izlenecek bir film, biraz depresyon filmi ya da depresyona sokabilecek bir film.

146 dk'lık siyah beyaz olan filmde başrolde baba-kız ve bir at var, toplamda 2-3 kere de başka insanlar filme giriyor, ve sadece ya da koskoca 6 gün izliyoruz. Doğru dürüst ilginç hiçbir şeyin olmadığı bir yerde geçen film, nedense görüntü anlamında insanı bunaltmıyor ve aksine huzur veriyor, ama sinemada kocaman ekranda olmasa ne kadar dayanılır bilmiyorum. Bir de filmi izlerken son günde her şey çözülüyor şeklindeki laflara kanıp son günü merakla beklemeyin benden tavsiye ;).

11 Aralık 2011 Pazar

Crazy Love (1987)

Charles Bukowski'nin hikayelerinden derlenmiş Belçika yapımı filmi birkaç yıl önce yanlışlıkla bilgisayara yüklemişim izlemeye ancak sıra geldi :)
Filmin ilk kısmında 12 yaşındayken filmlerdeki bir aşk hayali kuran çocuğun, gerçeklerle karşılaşmasını...  İkinci kısmında lise hayatını sivilcelerle kaplı bir yüzle geçirerek çirkinliği yüzünden sürekli reddedilişini... Ve finalde yaşlanmış ve sürekli içen haliyle karşımıza çıkan Harry için önce liseden sonraki tüm hayatını istediğini yaparak yaşadığını düşünürken, aslında tüm hayatı boyunca hiç mutlu olmadığını anlıyoruz. Hatta filmin sonlarına doğru, Harry'nin söyledikleri ve yaptığı trajikomik düğün sonucu nasıl bir hayat geçirdiği izleyicinin gözüne gözüne sokuluyor.
Özellikle Bukowski severler tarafından filmin beğenileceğini düşünüyorum, onu tanımayanlarsa filmi nasıl bulur hiçbir fikrim yok; ama 86 dk ayırarak bir şey kaybedeceklerini sanmıyorum :)

22 Kasım 2011 Salı

Melancholia (2011)


Danimarkalı yönetmen Lars von Trier'ın yazıp yönettiği film, iki parça halinde...

Filmin tamamı 18 delikli golf sahası, uçsuz bucaksız bahçesi, hatta nehri olan bir arazideki kocaman bir evde geçiyor ve iki kız kardeşin "sen mutluysan ben de mutluyum" cümlesi altında birbirine bağlılığını anlatıyor.

Başında "The Tree of Life"ın neredeyse tamamında hakim olan belgeselimsi bir kısım olunca kısa süreliğine korkutan, ama ruh hali melankoliye uygun olunca ve o kısımdaki müzikle görüntüler harika uyunca, daha başından kendini sevdiren bir film.

Parçanın ilki küçük kızkardeş Justine(Kirsten Dunst)'in kendi düğün yemeğindeki melankolikliği, ikincisi ise ablası Claire(Charlotte Gainsbourg)'in Melankoli adlı gezegenin dünyaya çarpma ihtimaliyle yaşadığı melankoliyi gösteriyor.

Ayrıca filmdeki görüntüler de çok güzel, projeksiyonu olan ve almayı düşünen arkadaşlarımın daha da keyifle izleyeceği garanti :)

Filmde Dunst dışında tanıdık yüzlerden biri Claire'i oynayan Gainsbourg, oynadığı ve benim daha önce izlediğim filmler için işte link, Kızların babası rolündeki John Hurt için ise link burda.

20 Kasım 2011 Pazar

Crazy, Stupid, Love. (2011)


Hayatının ilk aşkıyla lisede tanışıp evlenen Cal (Steve Carrel), beraberliklerinin 20 küsür yılında eşi Emily (Julianne Moore) tarafından aldatıldığını öğrenir ve çift boşanmaya karar verir. Aldatılmış olmanın bunalımından çıkması, Cal'ı barda farkeden kadın avcısı Jacob(Ryan Gosling) sayesinde olacaktır. Filmin bir kısmında yeni görünüşü ve kadın tavlama eğitimi!nin ardından yeni baştan yaratılan Cal'ı izliyoruz. Ancak sonradan farkedilir ki Cal'ı değiştirirken Jacob da değişmiştir.

Filmin sonunda ayrı ayrı hikayelerin birleştiği, orta yaştakilerin bayılacağı, biz gençlerin de eğlenceli bulacağı bir romantik komedi izliyoruz.

Filmle ilgili, beğendiğim ancak spoiler içerikli ekşi enrty'si için tık :)

Not: Bu arada facebook uyarıp duruyor, yeni bir şeyler yapıyorlarmış ayın 22'sinden sonra blogdaki gönderileri facebook üzerinden yayınlamayacakmış, ama üzerinde çalışacaklarmış -mış -mış -mış... Neyse işte uzun lafın kısası buraya ne yazdığımı merak eden o tarihten sonra açıp siteden bakabilir.