29 Nisan 2010 Perşembe

Kraliçe Lear

80 yaşında rolünü bile ezberleyemeyen oyundan tabirlerle "yaşlı, bunak" kadının bir Shakespeare oyunu olan Kral Lear'da başrol oynamaya karar vermesiyle, kendine rolünü ezberletmek için bir genç kızla çalışmasını konu ediniyor Kraliçe Lear. Bir yandan da yaşlı kadın gence yaşama sevinci ve hayatın değerini öğretirken, genç kız da kadına günümüz gençliğini öğretir ve kadının yılmamasını sağlar.

Yıldız Kenter, Sevgili Dünürüm dizisinden tanınan 92'li oyuncu Sedef Şahin ve bir köşede Çello çalan Feride Berin Varol oynuyordu. Özellikle oyunun dilimize ülkemize uyarlanışı başarılıydı, sık sık salonda kahkaha attık. Sedef Şahin ufak tefek kötü oynadığı yerler olsa da genelde başarılıydı, hatta "kib bııyyy" lafıyla 2 kez güldürdü seyircileri. Yıldız Kenter'in 80 yaşında hala sahnede olması, oynaması, amuda kalkması başarı ama artık yaşlandığı için genç tiyatrocuların verdiği heyecanı veremiyor, o nedenle sanıyorum ki bazıları oyun için çok kötü yorumlarını yapıyordu çıkışta. Ama o yaşta incecik, esnek ve sağlıklı bir vücuda sahip olup 90 dk sürekli oynayabilmek de bir başarı. Oyunda bana en değişik gelense sahne ışıklandırması oldu, özellikle de bir yerde çello çalınırken sanki gün batıp gün doğuyormuş ve ışık camdan sızıyormuş gibi olan ışıklandırmaydı, ışık tasarımıysa Cem Yılmazer'e ait.

Bu dünyadan gitmeden izlenmesi gerekenlerden biri de Yıldız Kenter ve bu eğlenceli oyununu izlemek isterseniz üç gün daha oynayacaklar, sonra da 9 mayıs'ta oyunu sergilemek üzere New York'ta olacaklarmış benden söylemesi :)

26 Nisan 2010 Pazartesi

Düşünüyorum bazen...

Düşünüyorum bazen ne yapıyorum, şu anda, günde, haftada aslında şu hayatta...
Düşünüyorum bazen niye yaşıyorum bu evde, bu şehirde, bu ülkede hatta bu gezegende...
Düşünüyorum bazen kime ne faydam oldu, oluyor, olacak...
Soruyorum niye herkes mutsuz, hasta ya da öbür tarafta...
Ben niye geldim, nerede duruyorum ve nereye gideceğim...
Ne zaman anlayacağım veya ne zaman dağılacak kara bulutlar hiç bilmiyorum....


yazmışım bir gün(14 mart) artık yayınlayayım dedim yoksa arada kaybolup gidecek ve artık hastalıksız sağlıkla geçecek günler istiyorum...

25 Nisan 2010 Pazar

İnek

Üsküdar Kerem Yılmazer sahnesindeki Dokuz Kadın adlı oyunun oyuncularından biri rahatsızlandığı için yerine Nazım Hikmet'in yazdığı, Mehmet Avdan yönetimindeki İnek adlı oyun sergileniyor. Şehir tiyatrolarının sitesinde oyunun konusu şöyle verilmiş:

"Oyunda, hayallerinin peşinde koşan bir ailenin, içinde bulundukları maddi sıkıntılarından, satın aldıkları bir inekle kurtulma çabaları absürt bir dille anlatılıyor. Başta İneğin kendilerine çok para kazandıracağını düşünen aile fertleri, inekten nasıl yararlanacaklarını bilemediklerinden, durumları zamanla "İnekten Kurtulma Çabası" na dönüşüyor. Nâzım Hikmet'in bu oyunu aynı zamanda sıkı bir bürokrasi eleştirisi."

Konusunda dendiği gibi inek önce kurtuluş, sonra zulüm oluyor insanlara... Geçiş müzikleri ve oyundaki jest ve mimikler güzeldi. Can Ertuğrul mükemmel oynuyordu, ancak kadın oyunculara pek kanım ısınmadı. Hele evin opera sanatçısı olmak isteyen kızı oldukça itici geldi. Ayrıca nasıl bir karakterse sürekli bir şeyleri anlamayan ya da şımarıklığa vurup anlamamış gibi yapan hali beni sıktı, uyuttu. Ozan Gözel de ilginç bir oyuncuydu, başka oyunlarda görmek isterim. Dış ses Haldun Ergüvenç de oldukça etkileyici bir sesti.

Oyunun tüm salonu güldüren yeri en sondaki yemek sahnesiydi, gerçi oraya kadar gene güldüğümüz yerler oldu Nazım Hikmet'in kara mizahı içinde. Ayrıca oyuncuların sondaki pozları da hoş düşünülmüştü. Ancak sonlardaki keyif belki tüm oyun boyunca olmadığından bu sefer salonca ayakta alkışlanmadı eser, sanırım eksik bir şeyler vardı. Gene de devletin tiyatrosunda bir Nazım Hikmet oyunu görmek güzeldi.

23 Nisan 2010 Cuma

Büyükada

Dün 23 Nisan'da Büyükada'nın tepesindeki Aya Yorgi kilisesine gitme geleneği olduğunu öğrendim ve hava da harika olunca gitmeye karar verdik. Açıkcası gitmeden önce sadece normal zamandan farklı olarak yere ip bırakarak kiliseye çıkacağımızı ve geleneksel şekilde mum yakıp aşağı ineceğimizi düşünüyordum. Gerçi Aya Yorgi'ye yıllar yıllar önce ben daha çok küçükken yorgun bitkin bir kez çıkmıştım :)

Ada'ya gitmek için bir gün önceden internetten seferlere baktım, ama sonradan sabah sahile yürüyüşe inen dayım ve kuzenimden aynı anda 3 motorun büyükadaya kalktığını öğrendim, yani motor-vapur bekleme gibi bir problemimiz olmayacaktı :) Biz binerkende (1 gibi) motorlar 10dk'da bir kalkıyordu...Böyle yoğun yolcu taşımasının sonunda ada ne haldedir tahmin edilebilir, ama ben bu kadarını beklemiyordum açıkcası. Faytonda neredeyse iskeleye uzanan bir kuyruk, dondurmacılarda ise onlarca kişinin beklediği kuyruklar vardı. Hava sıcaklığından olsa gerek waffle'a rağbet azdı bizde ona ilgi gösterdik, ama uyarmamıza rağmen malzemeden kıstılar(talep o kadar yüksekti ki, umurlarında değildi iyi hizmet). Fayton kuyruğunu görünce yukarı yürümek zorunda olacağımıza karar verdik ve yürümeye başladık, arada denizden esen yoğun motor trafiğinin sonucu ağır mazot kokusu ve atların yaydıkları kokularını saymazsak uzun fakat güzel bir yürüyüşten sonra bir miktar yolu da boş bulduğumuz faytonla gittikten sonra adanın yukarısındaki meydana ulaştık. İşte asıl olay burada başlıyor, önümüzde 200 metrelik dik ve silme insan dolu bir yokuş....

Bu ipler de neyin nesi diyor insan ağaca dolanmış oradan yokuşu tırmanan ipleri görünce. Orada bir teyze makara ipler satıyor elinde üç renk kalmış kırmızı, yeşil, beyaz.... Bize kırmızı veriyor her türlü olumlu şeyi sıralıyor bunları sağlar diyor, peki diyip alıyoruz makaraları elimize. Makarayı aşağıdan ağaca bağlayıp yukarı kadar makaradan serbest bıraka bıraka kiliseye çıkıyorsun, sonra da dileğin gerçek oluyormuş; ama bizim ip hemen bitti napalım oracıkta bırakıyoruz makaramızı. Zaten zor oluyor hem iplere dolanmadan yürümek hem de makaradan ip bırakmak. Daha yukarılarda teyzeler de şeker dağıtıyorlardı, meğerse dilekleri gerçek olmuş diğerlerininki de gerçek olsun diye yapıyorlarmış bunu :) Nasıl bir inanç nasıl bir azim görmeden anlaması güç. Meğerse sabah dokuzdan beri böyle yoğunluk varmış.En sonunda kiliseye ulaşıyoruz ve bu seferki kuyruğa içeri girebilmek için mecburen giriyoruz. İtiş kakış bağırış şeklinde güneş altında yarım saat civarı beklemeyle kiliseye giriyoruz, mumları dikiyoruz. Gene teyzeler var şeker dağıtan bir de getirdikleri kağıtlara bir şeyler yazan, meğerse bir de dilek kutusu varmış kağıda dileklerini yazıp kilise duvarlarına sürüp kutuya atılıyor dilekler. Bir de 10 kuruşları duvarlara camlara sürüp çerçevelere diziyorlardı onu çözemedim, ama papazı çok kızdırdırlar, tüm paraları yere attp bağırdı kadın yoğun topluluğa...
Sonunda kiliseden çıkıyoruz, balkon gibi bir yere orada fotoğraflar çekiliyor, tam kiliseye ait alandan çıkarken duvara sıkıştırılmış şekerleri görüyoruz. Oradan çıktığımızda ise kilise çevresindeki duvarlarda mumlar ve şekerler var. Bir de ağaçlara çaput bağlanmıştı, Meryem Ana Kilisesi misali. Yani dilek dilemek için akla gelen gelmeyen her şey yapılıyordu 23 Nisan'da adada. İlginç bir 23 Nisan'dı benim için ne meclisin kuruluşu yıldönümüyle-ulusal egemenliğimizi kazanmamızla ilgili bir şey izledim ne de çocuk bayramıyla ilgili, ülkeden koptum şehirden koptum sadece adadaydım kayıptım sanki...
Türk Bayrağı hariç, fotoğraflar benim eserim ve tabii ki o gün adada olanların :)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Tehlikeli Oyunlar

Dün İTÜ Maçka Yerleşkesi'nde Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar adlı romanından sahnelenen tek kişilik oyunu izledim.

Harika yazılmış oyunu sesini, hareket ve mimiklerini mükemmel kullanan bir oyuncudan Erdem Şenocak'tan görünce iki saatten fazla zaman nasıl geçti anlamak zor. Başta tek kişilik ve iki perdelik bir oyun olunca o günkü yorgun halimle kesin uyuklayacağımı düşünmüştüm ama korktuğum başıma gelmedi :) Ayrıca bu oyun sayesinde Oğuz Atay'ın kitaplarını okumaya karar verdim. Benden söylemesi, KAÇIRMAYIN :)
Oyunun-romanın konusu sitede şöyle verilmiş:

“Tehlikeli Oyunlar”, Hikmet Benol karakterinin varoluş mücadelesi üzerinde şekillenen ve diyalogtan monoloğa, ben-anlatıcıdan tanrısal-anlatıcıya, mektuplardan günlüklere ve şiirlere, didaskalilerden kaleydoskopik görüntüler oluşturan bilinç-akışlarına kadar birçok yazın tekniği ve türüyle anlatım olanaklarının sınırlarının zorlandığı uzun soluklu bir romandır.

Oyunu görmek için hala vakit var:
23 NİSAN CUMA 20:00
24 NİSAN CUMARTESİ 19:00

İTÜ Maçka Kampüsü İşletme Fakültesi Tiyatro Salonu

Rezervasyon:
info@seyyarsahne.com / 0531 696 41 09