5 Ocak 2010 Salı

In the Valley of Elah

Dün gece Kanal D'de görünce(Tanrı'nın Vadisinde) ortasından izlemeye başlayıp, niye izliyoruz ki gereksiz klasik Irak'a asker olarak gidip kendini kaybeden asker filmi diye düşünmeme neden olup başka bir şey bulamayınca izlemeye devam ettiğim, ama Tommy Lee Jones'un bir sahnede kaçan suçluyu yere serip suçluya saldırdığı sahneye bayıldığım film. Gerçi uykum gelince sonunu getiremedim, ancak tekrar görürsem sonunu izlemeye kararlıyım. Ayrıca başrol kadın oyuncusu da güzeller güzeli Charlize Theron, ama itiraf ediyorum izlerken tanıdık gibi geldi ama kim olduğunu çıkaramadım, bu tarzda çok fazla hollywood aktrisi var gibi geliyor bana :) Güzel ya da yakışıklı olmak oyunculukta bir kaç adım birden attırıyor, yanılmıyorsam?

Bir de ek bilgi, Tommy Lee Jones filmdeki oyunculuğuyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar'a aday olmuş. Irak'ta savaşa giden askerlerle ilgili film tavsiyemse The Lucky Ones, gerçi pek açıklama yapmamışım ama izlerken sevmiştim.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Domuz gribi oluyorum eyvah!

Yılın ilk günü 1 Ocak'ta sapasağlam görünüyordum, tabi nerden bilebilirdim mikropların yılbaşı gecesi konumlandığını.... 2 Ocak'ta öksürerek uyandım ama halsizliğim ya da ateşim yoktu, çooook ders çalışmam gerektiği için oturdum kompleks kitabının başına, çalıştım çalıştım ama hiç bir faydası olmadı gene yapamıyordum. O moral bozukluğunda mikroplar zayıf anımı buldu ve saldırıya geçtiler önce burun akması başladı, sonra halsizlik geldi hafif ateşle birlikte. Yılbaşı gecesi aynı ortamda olduğum bir arkadaşımın ateşinin 39lara çıktığını öğrenince, babama sordum domuz gribidir dedi(burada "Rabbime sordum Cleveland dedi"ye ima yapılmaya çalışılmıştır :D), zaten bu arada yılbaşı gecesi aynı ortamda olan 3 kişinin daha hasta olduğunu öğrenmiştim. Neyse dedim yatarım 2-3 gün düzelirim, sonra da yapılacak bir sürü bir sürü şeyi yaparım.

2 Ocak'ı 3 Ocak'a bağlayan hastalıklı ilk gecem tek kelime ile berbat geçti, 12buçuk gibi yattım ama uykuyla uyanıklık arasındaydım, 3'te kalktım zencefilli ıhlamurdan içip oturdum biraz ki öksürük durulsun bu arada hafif ateş de var ama nedense ilaç içmedim, sonra 4 gibi tekrar yattım 7'de gene kalktım ve tüm gece dişlerimi sıkarak uyumaya çalıştım gibi geldi gene kötüydüm sabah. Pazar sabah 7'de izleyecek bir sürü şey oluyormuş bunu farkettim, tamam boşluktan Ahmet Çakar'ı bile izledim ama güzel oluyormuş sabah saati herkes uyurken uyanık olmak. Sonra 9 buçukla 11 buçuk arasında bir deliksiz uyudum ve bir uyandım ki hiçbir şeyim yok, tamam dedim süper iyileştim salı okula giderim. Hatta düşündüm ki ne kadar dinlenirsem o kadar çabuk iyileşirim, böylece epey uykuda geçti 3 Ocak.

Bugün de hapşura hapşura uyandım ve yanında baş dönmesi, halsizlik ve ilerleyen saatlerde çeşme gibi bir burun eşlik etmekte, a tabi ilk göz ağrımız domuz gribinin bir tanecik dostu öksürük boğazlarımda, eğer yüksek ateş de garanti çıkıyorsa çıksa da rahatlasam da kurtulsam şu hastalıktan. Çünkü çoook çalışmam lazım çooook :(

Öksürük için yapılacak şeyse günde bir kere 1 çorba kaşığı bal ile 1 tatlı kaşığı zencefili karışıtırıp yemek, tabi iğrenç bir tadı olduğundan yemek yerine suyla karıştırıp içip üstüne gene su da içilebilir :)

My Big Fat Greek Wedding

Okan Bayülgen'in programını izlemek için açtığım Kanal D'de Kalbinin Sesini Dinle diye bir filmle karşılaştım ve hadi izleyeyim biraz dedim, ama eğlenceli geldi ve sonuna kadar izledim, hatta yanılmıyorsam hiç reklam da vermediler :)

Filmde Chicago'da yaşayan aşırı milliyetçi babaya sahip yunanlı bir aile ve ailenin küçük kızının 30 yaşına geldi artık evde kaldı düşündükleri bir anda bir amerikalıya aşık olması ve evlenmeye kalrar vermesi konu ediliyor. Baba takıntılı halde her kelimenin yunancadan çıktığını ispatlıyor, babaanne hala türklerle savaş var sanıp yastığının altında bıçakla uyuyor. Yunanlıların aşırı sıcakkanlılığı ile amerikalıların soğukluğu üzerinden kültür çatışması var, ancak sonunda kültür sentezi (ya da yunanlıların amerikalıları kendilerine benzetmeye başlaması diyelim) oluyor. Bir de Amerikalı damadımız The Burning Plain'de de oynamış, diğerleri hiç tanıdık oyuncular değildi...

Memorable quotes:
Toula Portokalos: Ma, Dad is so stubborn. What he says goes. "Ah, the man is the head of the house!"
Maria Portokalos: Let me tell you something, Toula. The man is the head, but the woman is the neck. And she can turn the head any way she wants.

3 Ocak 2010 Pazar

The Hangover

Biraz hiç beğenmediğim Pineapple Express tadında ama biraz daha komik ve anlamlı olanı.... Filmde bekarlığa veda gecesi için Vegas'a giden 4 erkeğin başından geçenleri anlatıyor, aslında anlatmıyor çünkü hatırlamıyorlar. Suitlerinde uyandıklarında evlenecek arkadaşları kayıp, banyoda bir kaplan, piyanonun üstünde bir tavuk ve dolapta bir bebek var ve oda darmadağınık. Üç kafadar arkadaşlarını ararken neler olduğunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve parçalar birleşiyor, böyle tamamen geyik bir film... Beni güldürdü mü pek değil, ama gülmekten yerlere yatarak izleyenler mevcut :)

Bu arada The Hangover 2 çekiliyormuş...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Inglourious Basterds

Filmin bu kadar beğenilmesinde hangisinin etkisi var bilmiyorum, Quentin Tarantino'nun müthiş yeteneği mi? Yoksa oyuncular mı? Harika aksanıyla Brad Pitt, muhteşem güzelliği ve ilginç mimikleriyle Mélanie Laurent, bar sahnesindeki büyüleyici konuşmalarıyla Diane Kruger, rolünü kendinden nefret ettirecek kadar iyi yapan Christoph Waltz, Heroes'daki Syler'a benzeyen Eli Roth, yakışıklı erkek oyuncular Gedeon Burkhard, Daniel Brühl, Til Schweiger...

Bu öksüren hasta halimde benden bu kadar....

****spoiler****
Favori sahnem finaldeki yangında perdenin sonradan özel olarak çektikleri film oynarken yandığı kısım ile sonra da perdenin yok olup, ölen kızın 3 boyutlı kahkaha attığı kısımdı.