9 Eylül 2009 Çarşamba

Elling (2001)


Bu izlediğim üçüncü Petter Naess filmi ve sanırım en yüksek imdb notuna sahip olanı (7.6)... Benim favorim hala mozart ve balina olarak kalsa da bu filmi de çok sevdim. Burada 40lı yaşlarda sosyofobik iki adamın bu yaşına kadar nasıl da yalnız ve dünyadan uzak yaşadıklarının dramıyla beraber, norveç hükümeti desteğiyle yeniden hayatla başlarken yaşanan komik olayları gösteren bir kara mizah var.

Tatt av kvinnen'in yarım saatini izlerken sevdiğim norveçceyi burada da çok sevimli buldum.

Şimdi sırada devam filmi olan "elsk meg i morgen" var...

8 Eylül 2009 Salı

Bound by Honor

"Anger Management" ile başlanan akşam, filmin pek beğenilmemesi ve sonunun merak edilmemesi üzerine yeni başlayan Şeref Bağı izlenerek sonlandı...

70li yıllardan 80lerin başlarına uzanan hapishanelerdeki siyah-beyaz-kahve çatışması üzerine etkileyici fakat biraz uzun bir film (cnbc-e'de reklamlarla beraber 3,5 saate yakın sürdü). Gerçi Prison Break'ten sonra hapishane filmleri pek ilginç gelmese de bu kadar uzun olmasa çok beğendim derdim sanırım :). Cruz rolündeki, Dexter'da da 6 bölüm oynadığından tanıdık gelen Jesse Borrego'nun yaptığı resimler harikaydı, ama bu harikalardan internette doğru dürüst resim bulamadım. Bir bunu buldum :)

5 Eylül 2009 Cumartesi

Doctor Zhivago

Dr. Jivago takma adını Lost'un türkçe altyazılarını hazırlaması nedeniyle biliyordum, ama adını aynı adlı romandan ve çekilen filmden aldığını bu filmi izledikten sonra farkettim... 1965 yılında çekilen film Bolşevik ihtilali ve Rus iç savaşı döneminde bir doktorun başından geçenleri anlatıyor, 3 saatten uzun sürüyor....

Julie Christie güzelliğiyle kendine hayran bırakırken, doktor rolündeki Ömer Şerif'in de resmen temiz yürekliliğinden gözleri parlıyordu. Bir oyuncunun gözlerinin parladığını filmden görebilmek ilginç geldi ama öyleydi :D Şimdi dört gözle Julie Christie'li New York, I Love You filmini izlemeyi bekliyorum :)

2 Eylül 2009 Çarşamba

Gomorra

Gazetedeki anlatımda mutlaka izleyin diye büyük harflerle atılan başlığı görünce ve daha önceden de izlenmesi gerektiğini duyduğum için, hazır televizyonda türkçe seslendirmeli olarak da raslayınca filmi izledim. Gazetede ayrıca bu filmden sonra yönetmeninin ölüm tehditleri aldığı ve polis korumasında olduğu yazıyordu, sebepse bu filmde her zaman yüceltildiğini gördüğümüz mafyayı bize kötü yönünden göstermiş olmasıymış....

Bana kalırsa film olarak bakıldığında sıkıcı (gerçi film olarak öven çok ama ben sevemedim işte), belki belgesel-film halinde çekilse sevebilirdim; ama fikir olarak düşününce de iyi yapmış çekilmiş ancak izleyerek boşuna zaman kaybettim diye düşündüm.

30 Ağustos 2009 Pazar

Captain Corelli's Mandolin

Geçen yıl romanını okuduğum hikayenin 2001'de çekilmiş filmini nihayet izleyebildim. Roman çok güzel, filmde romana bağlı kalınmış ama tabii ki o kadar ayrıntıyı ve duyguyu filme koymayı başaramamışlar. Ayrıca neden harika kitapların filmini o kitabın yazıldığı millet çekmez anlamam. Filmi amerikalılar çekince de doğal olarak senaryoda ne amerikalı ne de ingiliz olmasına rağmen filmin çoğu ingilizce geçiyor ve kitabın bir kısmı daha böylece filme yansımıyor. Ayrıca filmi kötü yapan bir diğer unsur da başrol oyuncuları, 3ü de ( nicholas cage (yüzbaşı corelli), penelope cruz (pelagia), christian bale (mandras) ) sevdiğim oyuncular olmasına rağmen birarada pek uyumlu olmamışlar. Ancak yanlış anlaşılmasın ben filmi beğendim, bana romanı tekrar anımsattı, benden epey önce izleyen aile üyelerim beğenmemiş sanırım bu nedenler beğenmeme sebepleri olabilir. Tek tek baktığımda; Nicholas Cage'in italyan aksanlı ingilizcesi, Penelope Cruz'un baştan sona harika oyunculuğu ve Christian Bale'nin son döndüğündeki halini beğendim ben...


Doktor rolündeki John Hurt da The Oxford Murders'daki hocaymış, gene tanımadım adamı :D