güzelfilm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güzelfilm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2012 Çarşamba

Midnight in Paris (2011)


Woody Allen'ın geçen yıl çektiği, Paris'te geçen film, -Paris'e gitmedim ama :)- gitmiş izlenimi verecek görüntülerle başlıyor. Paris'te nişanlısıyla seyahatte olan bir yazarın(Gil), orda romanını oluşturmasını ve oluştururken ilişkisini sorgulamasını izliyoruz. Filmin ilginç kısmı ise yazarın romanı oluşturma şekli...

Woody Allen tarzında ince esprilerle dolu filmde, her gece bindiği araçla 20'li yıllara giden Gil, o zamanın efsanevi sanatçılarıyla tanışma fırsatı buluyor. Biraz da fantastik giden filmde,  Gil önce Benjamin Button'un tuhaf hikayesini de yazan Fitzgerald ve eşiyle tanışıyor. Sonra ise o zamanlar henüz ilk kitabını yazmış Hemingway, filmde önemli bir eleştirmen olarak gösterilen, gerçek hayatta Picasso'nun çizdiği meşhur bir portresi de olan kadın yazar Gertrude Stein, ressamlar: Picasso, Dali, Lautrec, Henri Matisse, Paris'e moda okumaya gelmiş güzel Adriana, besteci Cole Porter, şarkıcı/dansçı Josephine Baker ile tanışıyor.

Bir sahnede Gil, Hemingway'den nasıl iyi kitap yazabileceği hakkında tavsiye alıyor:
"Ernest Hemingway: You'll never write well if you fear dying. Do you? 
Gil: Yeah, I do. I'd say probably, might be my greatest fear actually. 
Ernest Hemingway: It's something all men before you have done, all men will do. 
Gil: I know, I know. 
Ernest Hemingway: Have you ever made love to a truly great woman? 
Gil: Actually, my fiancé is pretty sexy. 
Ernest Hemingway: And when you make love to her, you feel true, and beautiful passion. And you for at least that moment, lose your fear of death. 
Gil: No, that doesn't happen."


Özetle eğlenceli, belki biraz dikkat gerektiren, keyifli bir film.

26 Mart 2012 Pazartesi

The Descendants



Havai'de harika bir doğayla, mükemmel evlerde yaşayan; ancak her şeyin dışarıdan bakıldığı gibi parlak olmadığı bir yaşam... İşiyle hep çok meşgul olan bir adam(George Clooney), gene uzaklardayken karısının ciddi şekilde yaralandığını ve komada olduğunu öğreniyor. Adamın bu durumla ilgili dışarı vurduğu ilk düşüncesi üç gündür konuşmuyoruz olsa da, aslında eşiyle aylardır pek bir iletişimleri yoktur. Ancak, eşini makineye bağlı halde yatarken görünce; hatamı anladım, uyansın, artık iyi bir eş ve baba olacağım diye içinden geçirir. Buraya kadarki kısa kısım, filmin pişmanlık üzerine olduğunu düşündürse de tam anlamıyla öyle devam etmiyor. Bu nedenle de Türkiye'de "Senden Kalanlar"  adıyla sinemalarda yer alması mantıklı olmuş, filmde adamın karısından geriye kalanları-hayatını yoluna koymasını izliyoruz aslında.
Filmde adamın 10 yaşında olan küçük kızı, annesinin komada, babasının ilgisiz olmasını okuldaki arkadaşlarını rahatsız edecek çeşitli şekillerde yansıtırken; 17 yaşındaki büyük kızı, civardaki başka bir adadaki yatılı okulunda bir nevi kendi başına yaşamını sürdürüyor... Adamın önceden yeterince iletişim kuramadığı iki kızına, eşinin bağlı olduğu makinenin fişinin çekileceğini anlatması gerekmektedir. Olaylar ilerledikçe adam, karısının aslında başka bir adama aşık olduğunu ve ondan boşanmayı düşündüğünü öğreniyor. Bunu öğrenirken pek iletişimi olmayan büyük kızıyla arası düzeliyor, sorunlu küçük kız da tekrar aile olduklarını görünce kendiliğinden düzeliyor :)
Filmi izlerken bir sürü şey düşündürmesi, ve tekrar izleyince farklı şeyler hissettirecek gibi durması nedeniyle,  sevdim diye düşünüyorum. Neyse işte güzel film, özellikle cuma akşamı izlemek için tavsiye ederim :)

9 Eylül 2011 Cuma

Limitless (2011)

Beyninin sınırlarının kalkması,ya da popüler değişle beynin tamamını kullanmaya başlamak... Gördüğün, okuduğun, duyduğun her şeyi çok hızlı bir şekilde, internetten bulur gibi hatta anında beyninden almak... İşte bir hapla bu hale gelen bir adamın başarılarını izliyoruz, ama haplar sınırlı sayıdadır ve biteceği gün hızla gelecektir.

Robert De Niro'nun yardımcı erkek oyuncu rolünde olduğu film bol aksiyonlu, hapı yutan başrol erkek oyuncu ise Bradley Cooper.. Yuttuğu haplar sonunda hapı gerçekten yutuyor mu, yoksa yırtıyor mu filmin sonunda anlıyoruz.

Bilimkurgu ve bol miktarda aksiyon içeren film tavsiye edilir..

Feast of Love (2007)

Film eleştirmenleri yeni birinin filmini izlerken bir filmle ilgili kararını ilk bir kaç dakikada verirmiş, Feast of Love da böyle, daha ilk dakikalarında Morgan Freeman'ın sözleriyle kendine kaptırtan bir film.

Filmde üç farklı yaşlardaki çiftin ilişkilerini izliyoruz: Biri birlikte çok mutlu olan, ancak kısa süre önce tek çocuklarını kaybetmiş yaşlı bir çift, biri karısı için her şeyi yaptığını düşünürken başka bir kadın için terk edilen orta yaşlı bir adam ve sonraki ilişkileri, üçüncüsü ise birbirine delice aşık, ama başka sıkıntıları olan genç bir çift. Başarılı bir romantik dram hikayesi...

Ayrıca oyunculardan biri favori filmlerimden Mozart and the Whale 'deki Radha Mitchell burada terkedilen adamın ikinci eşi rolünde oynuyor.

6 Eylül 2011 Salı

Cars 2 (2011)

Pixar'ın harikalarından 2006 yapımı Arabalar filminin ikincisi, çokça söylendiği gibi aksiyonuyla çocuklardan çok büyüklere yönelik bir animasyon olmuş. Gene çok sevimli, gene çok eğlenceli.. Dünya'nın bir çok şehrinde geçen araba yarışları sayesinde değişik şehirleri ve spor arabaları harika animasyon halinde izliyoruz.

Yalnız 3D'sine gidiliyorsa Cine Bonus (RealD) tercih etmek daha mantıklı olur, AFM'nin XBand gözlükleri gereksiz yere kulak-burun ağrıtıyor ve filmi yeterince parlak izlemeyi önlüyor. Ben Türkçe seslendirme olanına denk geldim, Şimşek Mcqueen'i Yekta Koptan, Francesco Bernoulli'yi Cem Yılmaz, Sally'yi sesi pek çok seslendirmeden tanıdık Berna Başer seslendiriyor. Esprilerin Türkçe uyarlaması da güzeldi, ama bir de orjinal izlemek lazım.

Bir de filmin başındaki Toy Story 3'ün karakterlerini içeren "Hawaiian Vacation" adlı kısa animasyon film ise mükemmeldi.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

The Damned United (2009)

Yönetmen Tom Hooper'ın The King's Speech'teki başarısını ve başarısının Oscar ve BAFTA ile de kanıtlandığını farkedip başka ne filmleri vardır acaba diye baktığımda daha önce sadece bir sinema filmi çektiğini görüp hem şaşırıp hem de üzülmüştüm. Bir de şansıma önceden çektiği yegane film The Damned United, futbolla ilgili olunca, hatta futbolla bile değil, bir teknik direktörün hayatının en kötü döneminin anlatıldığı bir film olunca, bir de ben olumsuz hikayeleri sevmeyince filmi izlemem aylar aldı. Ancak futbolla alakasız üç kişi filmi izleyip, üçümüz de beğenince-bayılınca izlemek gerektiği kanıtlandı.

70'li ve 80'li yılların ünlü teknik direktörü Brian Clough'un profesyonel hayatının kötü gittiği 44 gününü anlatan romandan uyarlanan filmin başrolünde oynayan Michael Sheen de film gibi çok başarılı... Futbolu sevenler zaten konuya takılmadan izler de sevmeyenler de futbol falan demeyip filmi bulup izlemeye baksın :)

Önceden de dediğim gibi, imdb'ye göre henüz çekilen filmi yok gibi dursa da Tom Hooper'ın gelecek filmlerini merakla bekliyorum..

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Rise of the Planet of the Apes (2011)

Bir ilaç laboratuvarında, Alzheimer'ı önlemek için beyindeki zarar görmüş kısımları onarma amaçlı geliştirilen ilaç maymunlar üzerinde denenirken, deneklerden birinin kafesinden kaçıp ortalığı karıştırmasıyla denek olan tüm maymunların uyutulmasına ve projenin durdurulmasına karar verilir. Ancak o gün doğan maymunda ilaç denenmemiş olduğundan, ilacı geliştiren uzmanlardan biri(James Franco) onu gizlice alıp Alzheimer hastası babasıyla yaşadığı eve götürür. Kısa süre sonra bu sevimli maymun Caesar'ın da ilacın etkilerini annesinden aldığını ve gittikçe artan bir zekaya sahip olmasını farkedip onu yetiştirmeye başlar.

Filmde, sonradan Caesar'ın başka maymunları da ilaçla akıllı hale getirmesiyle, şehirdeki tüm maymun ırkının insanlardan öç alması anlatılıyor. Filmin ilk yarısı dramken ikinci de aksiyon tadında ilerliyor ve devam filminin geleceğinin çok net sinyalleriyle film sonlanıyor.

Film (özellikle ilk yarısına bayıldım) çok güzel, ama 8/10 notu da biraz abartılı gibi geliyor.

18 Ağustos 2011 Perşembe

Horrible Bosses (2011)

Üç yakın arkadaş, hepsinin patronlarıyla kendilerine göre büyük sorunları var ve iş çıkışı bir muhabbet esnasında patronlarını öldürmeye karar veriyorlar. Burdan sonra ne desem filmi anlatmış olacağımdan izleyin eğlenin diyorum :)

Konu-içerik hiç benzemese de Hangover keyfi veren bir film... Komedi izlemek isteyip, romantik olmayan komedi arayanlara şiddetle tavsiye edilir.

4 Ağustos 2011 Perşembe

Road to Perdition (2002)

Sam Mendes'in Amerikan Güzeli'nden sonra yönettiği, Tom Hanks, Paul Newman, Daniel Craig, Stanley Tucci ve Jude Law'un oynadığı, üzücü hikayesine rağmen iç bunaltmayan, 30'lı yılların teknolojiden uzak, o nedenle kendine özgü sakinliğini hissettiren, bu nedenle izleyeni yormayan bir film. Hele bir de HD izleyince daha bir güzel oluyor.

Kiralık katil rolündeki Tom Hanks (Sullivan)'i, ne iş yaptığını merak eden oğlu takip eder ve bunun üzerine Sullivan'ın oğlunun kural dışı cinayet olaylarına tanık olduğunu öğrenen patron yüzünden, Sullivan'ların tüm hayatları alt üst olur. Sonrasında baba-oğul Michael Sullivan'ların hayatta kalma mücadelesi gösteriliyor.

Mafya rolündeki Rooney ailesinden elemanların masumları öldürdükten sonra, Tanrı bizi korusun diye dua etmesi ve baba Rooney'in dinine aşırı bağlı olması tam bir trajikomediydi.

Filmde camdan yansıma sayesinde hayatı kurtulan küçük Michael ve yansıma yüzünden hayatını kaybeden babası Michael da filmdeki etkileyici bir ayrıntıydı.
Jude Law ise bu filmde kilit bir rolde olmasına rağmen arka planda kalsa da, çok benzediklerinden ve filmde fotoğrafçı rolü sebebiyle bana pek çok sahnede arkadaşım AKK'u hatırlattı :)

Etkileyici bir filmdi, güzel ve klasik film arayanlara tavsiye edilir.

2 Haziran 2011 Perşembe

Becoming Jane (2007)


Jane Austen'ın ünlenmeden önceki hayatının anlatıldığı filmde, Anne Hathaway başrolde Austen'ı canlandırıyor.

Sinemalar.com'dan Filmin Özeti

Jane Austen (ANNE HATHAWAY) aşka inanmaktadır. Anne ve babası (JULIE WALTERS ve JAMES CROMWELL) onun 1795 İngiltere’sinde adet olduğu üzere, para karşılığı bir evlenme yapmasını arzular. 20 yaşındaki Jane büyüleyici, genç bir İrlandalı olan Tom Lefroy ile tanıştığında, (JAMES MCAVOY), zekası ve cüretkarlığı genç kızın merakını uyandırır. Jane, Lady Gresham’ın (MAGGIE SMITH) yeğeninin teklifini geri çevirip, ailesinin otoritesine ve sosyal adetlere karşı gelebilecek mi? BECOMING JANE’de, edebi dehanın basamaklarındaki genç bir kadının, hayatını ve eserlerini aşk için riske atması anlatılıyor


Eski zaman İngiltere'si, asalet, o dönemin garip kuralları, harika giysiler gibi detaylarla film, izlemesi daha zevkli hale geliyor. Ayrıca bana kalırsa her türlü ruh haline gidecek bir film..

24 Mart 2011 Perşembe

You Will Meet a Tall Dark Stranger (2010)

 Woody Allen'ın yazıp yönettiği son filmde evli çiftlerin aldatma temelli ilişkileri karmaşık ve eğlenceli bir şekilde işliyor. Filmin başrolündeki genç evli çiftin evliliğinde sorunlar başlar; kadın iş yerindeki yüksek seviyede hayatı olan patronundan, adamsa karşı pencerede gitar çalan kırmızı giyen kadından etkilenmektedir. Çiftin evliliği parçalanırken, kadının anne-babası da boşanmaya karar verir. Annesi şarlatan bir büyücünün her dediğini yaparken, babası önce spora başlayıp solaryuma gitmeye, sonra genç ve harika fiziğe sahip davranışları uygunsuz bir kadınla yeniden evlenmeye karar verir.

Ben gene bir Woody Allen filmini çok beğendim. Ünlü oyuncularla dolu bu filmi, bir buçuk saat güzel vakit geçirmek isteyenlere tavsiye ederim :)

9 Mart 2011 Çarşamba

The Fighter (2010)

Christian Bale'in adını duyunca, boksör hikayesi olmasına rağmen izlemeye karar verdiğim ve sonunda izlediğim filmi David O. Russell yönetmiş.Yönetmenin, ismini hatırlayıp kendini hatırlamadığım filmi Three Kings'teki başrol aktörlerinden Mark Wahlberg, burada başrolde ve o da Bale kadar iyi oynuyor.

Boksör Micky Ward'ın eskiden kendisi gibi boksör olan kardeşi Dicky'nin desteği ile profesyonel olmasını anlatan film, gerçek hikayeye dayanıyor. Bir yandan da Micky'nin menajerliğini yapan annesini, annesinin emirlerine itaat eden 7 kız kardeşini, pek sesi çıkmayan babasını ve hayatını düzene sokan sevgilisini (Julie and Julia'daki Amy Adams) izliyoruz

Christian Bale sonunda Oscar'ı alarak, sevenlerine umarım kilo alıp verme işine bir son verir diye düşündürüyor. Oynadığı filmlerdeki kiloları ve fotoğrafları için buraya buyrun, dikkat: min-max arası 30 kilo var!

Boksör hikayesi konuları ilgimi çekmese de, etkileyici, duygusal ve zaman zaman komik bu filmi tavsiye ederim, kendisi güzel filmmiş :)

19 Şubat 2011 Cumartesi

Soul Kitchen (2009)

Fatih Akın'ın Hamburg'da çektiği filmde, iyi yemekten anlayan ama müşterilerinin isteği üzerinde sağlıksız kızartma-hamur işi yemekler sunan Yunan asıllı bir Alman(Zinos), Soul Kitchen adlı restoranına, huysuz ama birinci sınıf bir şef (Birol Ünel) alır. Ancak Zinos'un Çin'e giden sevgilisi, dükkanını satın almak isteyen eski arkadaşı ve hapisten çıkan abisiyle başı sürekli derde girecektir. Filmin kısa bir yerinde Uğur Yücel, bel fıtıkçı Kemal rolünde güldürüyor.

Filmde hayatı iniş çıkışlar içinde geçen Zinos'u izlerken izleyicinin moralini de indirip çıkarıyor, ama geride mutluluk bıraktırıyor. Müzikleri, mekanları, oyunculuklarıyla, konusu ve işlenişiyle harika bir film. Özellikle ne tip bir film izlesem de içinde her tür şey olsun diye düşünenlere tavsiye edilir.

13 Şubat 2011 Pazar

Never Let Me Go (2010)

Kazuo Ishiguro'nun romanının, Robin Williams'ın başrolünde oynadığı One Hour Photo filminin yönetmeni Mark Romanek tarafından çekilmiş filmi.

Film, katı kuralları olan yatılı bir okulda başlıyor, bu okuldaki çocuklara uygulanan katı kuralların sebebi ise iyi eğitim değil, onların büyüdüklerinde sağlıklı organ donörleri olması... Bu çocukların kaderi büyüdüklerinde bir meslek sahibi olup normal bir yaşam sürmek değil, organlarına ihtiyaç olacak günü bekleyip bir kaç bağıştan sonra genç yaşta ölmeleridir.

Etkileyici konuyu, mükemmel oyunculuklar, pastel tonlarındaki mekanlar, güzel kostümler ve sakin müzikleriyle birleştiren güzel bir film.

Ancak okuduğum yorumlara göre konu filmde çok eksik kalmış, meşhur roman okunmalıymış. Okuyalım o zaman :)

21 Ocak 2011 Cuma

Vizyonda bu hafta...

Vizyona bu hafta Film Ekimi 2010'da izlediğim iki güzel film giriyor. Biri filmekiminde Mezara Kadar adıyla, şimdi ise Büyük Sır diye vizyona giren Get Low (2009), diğeri direk türkçe ismiyle Ağaç olarak The Tree (2010) ... İkisini de tavsiye ederim :)

Eyyvah Eyvah 2'yi benim gibi izlemediyseniz onu da izlemeden tavsiye edebilirim :)

Herkese güzel haftasonları...

25 Aralık 2010 Cumartesi

Law Abiding Citizen (2009)

Sakin, kendi halinde görünen ailenin hayatı eve giren iki adamın saldırısıyla değişir. Bu adamlar ailedeki kadını ve küçük kızı tecavüz ederek öldürür. Geriye sadece Cylde(Gerard Butler) kalır, eşini ve küçücük kızını bu facia ile kaybeden...

Başına başkaları tarafından kötü olaylar gelen her vatandaş gibi, devletine güvenir, avukat tutar ve olayı yapan adamları devletin cezalandırılmasını umar. Ancak mahkeme sonunda adamlardan biri beş yıl ile serbest bırakılırken, diğeri de acısız idama mahkum olur. Bütün hayatı mahvedilmiş birine, hayatını mahvedenlere biçilmiş bu ceza, Cylde'ı suçluları ve adalet sistemini ceza vermeye iter ve akılmaz olaylar gelişir.

Bir adamın mantıken bu kadar olayı tek başına yapması ve önlenememesi imkansız olsa da, adalet sisteminin çarpıklığını yansıtan film iyi ki çekilmiş dedirtiyor. Tüm sahneleriyle çok etkileyici, olay örgüsüyle heyecanlı bu film izlenmesi gerekenlerden. Tüm ülkelerde daha adaletli bir adalet sisteminin olması dileğiyle...

10 Aralık 2010 Cuma

Prensesin Uykusu (2010)

Çağan Irmak'tan sürekli çevremizde görebileceğimiz insanları ve bu insanların başlarına gelen çevremizde duyduğumuz ya da rahatlıkla duyabilceğimiz olaylardan oluşan; ama bu sıradanlıklara rağmen sıcaklığıyla, insancıllığıyla ve masalsılığıyla kendini izleten bir film Prensesin Uykusu...

Ağacın özsuyunu dinleyecek kadar canlıya-insana bağlı, yüzünün yapısı gereği sürekli gülümseyen,yabancılar tarafından garip biri olarak görünen ancak az ve öz arkadaşı olan, küçük yaşta kimsesiz çocuklar yurdunda yaşamaya başlamış Aziz (Çağlar Çorumlu) ile onun yurttan arkadaşı olan dışa dönük, sosyal, hareketli Neşet (Alican Yücesoy) çocukluklarından beri beraberdirler. Bir gün üst katlarına küçük bir kız çocuğu Gizem ile annesi Seçil (Sevinç Erbulak) taşınır, bir kaza sonucu Gizem bilincini kaybeder ve uykuya dalar. Film Gizem'in yeni taşındıkları evde yeni hayatına başlarken yazdığı bir kaç günlük günlüğündeki isteklerini yerine getirmeye çalışanların başına gelen olayları anlatırken, bir yandan da bu karakterlerin iç dünyasını gösteriyor. Ve tabii ki filmde süpriz bir isim daha var Genco Erkal. Filmin ikinci yarısı karşımıza çıkan Kahraman, bir nevi rol gereği de kahramanlık yapıyor ve Genco Erkal harika oyunculuğuyla filmi çarpıcı hale getiriyor.
Filmi izlemeye karar verme sebebim bu sefer Çağan Irmak değil, tiyatroda izleyip her seferinde oyunculuğuna bayıldığım  Çağlar Çorumlu'ydu, ve tabii gene başarılı tiyatrocu Sevinç Erbulak, ama Irmak filmlerini de hep seviyorum. Gerçi düşününce Çorumlu tiyatroda ayrı bir başarılı, mutlaka gidip canlı izlenilmeli (Marat-Sade, Tarla Kuşuydu Juliet).  Genco Erkal'sa her yerde harika :)

27 Kasım 2010 Cumartesi

Little Children (2006)

 
Ayşe Arman'ın geçtiğimiz günlerde psikolog Emre Konuk'la yaptığı röportajda aldatmayı konuşarak gene birazcık ortalığı karıştırdığını okumuştum. Bunun üstüne aldatmayı aşk hikayesiyle iç içe işleyen bu film, direkt magazinel gündem filmi gibi oldu, ülkemizde Tutku Oyunları adı ile piyasada olan film...

Küçük bir mahallede gündüz iş vakitlerinde çocuklarını gezdiren anneler ve bir tane baba(Brad-Patrick Wilson) var. Bu bir babayla iletişim kurmaya çekinen süslü ev kadınları, sürekli onu izlemektedir. Bir gün bu süslü kadınların yanında başka bir yerden gelme gibi duran erkeksi giyimiyle diğer anne(Sarah-Kate Winslet) cesaretli çıkar ve Brad ile konuşmaya başlar. Sarah kocasıyla çok mutsuzdur, aslında fazla iletişimleri yoktur. Brad ise çok güzel, çok akıllı ve işinde başarılı eşiyle dışarıdan bakıldığında mükemmel görünen bir evliliğe sahiptir, tek sorunları ise Brad'in avukatlık sınavını geçmesidir. Ancak bütün gündüzleri çocuğuyla yalnız geçiren, yaşıtlarından soyutlanmış bu iki ebeveyn, iki çocukla beraber dörtlü olarak takılmaya başlar. Bir tarafta Sarah ile Brad'in aldatma ve yalanlar eşiğindeki aşkı anlatılırken, bir tarafta da mahalledeki pedofili adam ve iyi niyetli annesinin yaşamı ile bu pedofililiye düşman eski polisin arasında geçenler Todd Field yönetmenliğinde anlatılıyor.
Sonuyla, başlangıcıyla, hikayesiyle, işleyişiyle, her şeyiyle çok güzel bir film. Duygusal, romantik, insancıl bir film izlemek isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Inhale (2010)

Bölge savcısı bir baba (Dermot Mulroney), güzel bir eş (Diane Kruger) ve zayıf, küçük bir kız çocuğu (Mia Stallard) ile harika bir evde, görüldüğü kadarıyla çok mutlu bir hayat sürmektedir. Ancak küçük kız akciğer hastasıdır ve nakil beklemektedir. İşte bu sebeple ve normal prosedürlere göre ciğer sırası gelene kadar kızın yaşıyor olmasının pek mümkün olmadığı görülünce, hayatı adaleti sağlamak olan baba, Meksika'nın Tijuana kentine organ bulmaya gider, ancak burada organ nakilleri yasadışı olarak yapılmaktadır. Bu yasadışılığın aleni olduğu kentte hem kendini kurtarmak hem de kızına ciğer bulmak için uluslararası organ mafyasıyla karşı karşıya gelir.
Bu film, bir yerlerde okuduğum yorumlar sonucu en çok izlemek istediğim filmdi ve benim için festivalin son filmiydi, çok korktum if'teki gibi bir şey olacak ve ben filmi göremeyeceğim diye, ama korktuğum başıma gelmedi trafiğe ve ekstradan başka trafiklere rağmen filme yetiştim ve izledim :) Günümüz deyişiyle olanlar karşısında "kal getiren" oldukça etkileyici, düşündürücü, önemli bir film Nefes Nefese.
Yönetmen Baltasar Kormákur'un başka filmleri: Brúðguminn (2008), Jar City (2006), A Little Trip to Heaven (2005), The Sea (2002), 101 Reykjavík (2000).

Carlos (2010)

Venezüella'lı devrimci Ilich Ramirez Sanchez'in (nam-ı diğer Carlos'un) terörist bir örgütte yer alıp, 1975 yılındaki OPEC(Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) toplantısını basan grubun başına geçmesiyle gelişen gerçek olayları anlatan çarpıcı bir film. Üç bölümlük mini diziden birleştirilerek film haline getirilmiş.
Normalde bir çok ülkede geçen filmlerde dil, filmin çoğunlukla geçtiği ülkenin dilinde değil de yapımcının dilinde (çoğunlukla ingilizce), sadece filmin daha az geçtiği ülkelerde o ülkenin dilinde olur. Bunda ise çok dilli (Fransızca, İngilizce, Almanca) olması filmi daha da etkileyici kıldı.

Olivier Assayas'nın yönettiği filmde, Carlos'u Édgar Ramírez oynuyor. Bu biyografik ve tarihi değerdeki filmi 2 film arasında ve günde 370 dk izlediğim günde izlememe rağmen pür dikkat, tam konsantrasyon izlediysem herkes izleyebilir :)